| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda,2009 moda,2009 kış modası,2009 moda trendleri

54 "hastalıklar" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"hastalıklar" etiketi kullanan diğer içerikler resimler, videolar

Evham bir hastalık mıdır

Evham bir hastalık mıdırYaygın Anksiyete Bozukluğunun (YAB), birinci derece akrabalarda görülme oranının normallere kıyasla 5 kat daha yüksek olduğu bulgusuna dayandırılarak, kalıtsal olduğu düşünülmektedir.

 

Bunun dışında ailenin çocuğa yaklaşımının da hastalığa neden olduğu iddia edilir. Bu hastalığın ortaya çıkmasında ana-babanın çocuğu aşırı derecede koruyup, kollaması şeklinde bir ortamın rolü olabildiği gibi, bunun tam tersi çocuğun bakımının ihmal edilmesi ve ilgi gösterilmemesi de etken olabilmektedir. Son olarak yapılan bir çalışmaya göre hastaların % 30’unda, hastalığın stresli bir olayla başladığı ve stresli olaylarla alevlenebileceği de hatırlanmalıdır.

Halk arasında sık sık vesveseli veya evhamlı olarak adlandırılan insanlar vardır. Bunların bir çoğu, sanılanın aksine sadece evhamlı kişiler olmayıp aynı zamanda Yaygın Anksiyete Bozukluğu(YAB) diye de bilinen bir psikolojik rahatsızlığa sahiptirler. YAB tanısı konulabilmesi için kişinin en az 6 ay süreyle, hemen her gün ortaya çıkabilen olay ya da durumlar hakkında aşırı kaygı, endişe, “evham” ya da huzursuzca bir beklenti içinde olması gerekir. Kişi gerginliğini ve endişesini kontrol etmekte zorlanır. Bu kaygı durumuna huzursuzluk, kolay yorulma, düşüncelerini yoğunlaştırmada güçlük çekme, iskelet kas sisteminde gerginlik hissi ve uyku bozukluğu belirtilerinden en az 3’ü de eşlik etmelidir ki tanı konabilsin.

Hastalıktan söz edilebilmesi için bu kaygı durumunun aşırı derecede olması, eşlik eden semptomların bulunması ve bu durumun kişinin hayatını önemli bir oranda etkilemesi gerekir. Bu hastalık, kadınlarda erkeklere oranla 2 kat fazla görülmektedir. Genellikle çocukluk ve ergenlikte başladığı bilinse de, 20 yaş sonrasında da ortaya çıkma olasılığı vardır. Stresli durumlarda alevlendiği, kronik, dalgalı bir seyir gösterdiği bilinmektedir.

YAB hastalığına sahip kişiler huzursuz, genellikle sabırsız, çabuk heyecanlanan ve ürkek kişilerdir. Pek çok kişiye önemli gelmeyen konularda bile endişelendikleri ya da bu konuların olumsuz olabilecek sonuçları hakkında düşünmeden edemedikleri görülür. Korku duyulan olayın gerçek olabilme olasılığına ya da ortaya çıkabilecek etkileriyle kıyaslandığında, kişinin hissettiği endişe ve üzüntüsünün yoğunluğu, süresi ve miktarı, bu kötü durumun yaratacağı etkiden çok daha fazladır. Herhangi bir olayda, olası en kötü olayın başına gelebileceğini düşünüp, kendilerini devamlı olarak diken üzerinde ve ağlamaya hazır hissederler. Bu yüzdendir ki bu kişiler sürekli olarak “aman sen de amma evhamlısın. Yeter artık biraz endişe etmeyi bırak, abartıyorsun” gibi tepkilerle karşılaşırlar. Her türlü tepkiye rağmen anksiyeteleri devam etmekte hatta endişe ettikleri konular zaman içinde değişebilmekte, biri bitip öbürü başlayabilmektedir.

Bu kişilerde sıklıkla görülen somatik şikayetlere örnek olarak, kas gerginliğine bağlı olarak titreme, seğirme, kendini sarsak hissetme ve kaslarda ağrı verilebilir. Ayrıca, soğuk, nemli eller, terleme, mide-bağırsak yakınmaları solunuma ait yakınmalar, idrar yolları ve cinsel sistem ile ilgili şikayetler, kardiovasküler yakınmalar, sese karşı irkilme(kolay irritabilite), bulanık görme, el ve ayakta uyuşma, kulak çınlamaları sıklıkla görülen diğer somatik yakınmalardır.

YAB tek başına bir hastalık olarak kendini gösterebilirse de, sıklıkla panik bozukluğu, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, hipokondriazis(hastalık hastalığı), anoreksiya nervoza gibi diğer hastalıklara ek olarak bulunur. Günlük olaylar karşısında yaşanan normal anksiyeteden ayırt etmek güç olabilir.

Normal anksiyete kontrol altında tutulup, ertelenebilirken, YAB da kişi endişelerini kontrol edemediğinden yakınır ve işlevselliği bozulmuştur. Hastalık durumunda kişinin endişe duyduğu olayların ve alanların birden fazla olmasıyla da normal anksiyeteden ayrılabilir.

Bu hastalığa çekingen, bağımlı kişilik yapılı ve kendilerine güvenleri az olan kişilerin daha fazla yatkınlığı vardır. Yapılan araştırmalarda YAB tanısı konulan kişilerin büyük çoğunluğunun toplumsal ilişkilerinde arka planda durmayı yeğlediği, aşırı kırılgan, utangaç, eleştiriye çok duyarlı ve çabuk pes eden kişiler oldukları görülmüştür. Hastalığın birinci derece akrabalarda görülme oranının normallere kıyasla 5 kat daha yüksek olduğu bulgusuna dayandırılarak, kalıtsal olduğu da düşünülmektedir. Bunlar dışında bazı araştırmalarda ailenin çocuğa yaklaşımın etkili olduğu da iddia edilmektedir. Bu kaynaklara göre, ana-babanın çocuğu aşırı derecede koruyup, kollaması seklinde bir ortamın rolü olabildiği gibi, bunun tam tersi çocuğun bakımının ihmal edilmesi ve ilgi gösterilmemesi de etken olabilmektedir. Son olarak yapılan bir çalışmaya göre hastaların % 30’unda, hastalığın stresli bir olayla başladığı belirlenmiştir. Hastalığın stresli olaylarla alevlenebileceği de hatırlanmalıdır.

YAB, geçici bir evhamdan ayırt edilmeli, tanısı koyulup tedavi süreci hemen başlatılmalıdır.

Çünkü:

a) Bu hastaların intihar riski her zaman manidardır. Bu depresyon gelişimi ile ilgili olabileceği gibi, çıkabilecek ailesel sorunlar nedeniyle ve kişinin kendini güçsüz ve çaresiz hissetmesi ile ilgili olabilmektedir.
b) YAB hastaları aynı zamanda yüksek oranda alkol ve uyuşturucu madde kullanımına sahiptirler. Kişiler başlangıçta kaygılarını azaltmak için bu maddeleri kullanmakta ancak sonra bunlar hastalığın gidişini daha kötü bir şekilde etkilemektedir.
c) Bu hastalığa bağlı olarak başka stresle bağlantılı hastalıklar(gastrit, irritable kolon, gerilim tipi baş ağrıları gibi) de ortaya çıkabilir.
d) Kişinin endişeleri nedeniyle çevresindekileri kısıtlaması sonrasında da ailesel ve mesleki sorunlar yaşamaya başlaması bunun sonucunda da kişinin sosyal ortamlardan uzaklaşması, ayrılıklar, boşanmalar ve erişkin-çocuk uyuşmazlıkları oluşabilmektedir.

YAB’ın en etkili tedavisi terapötik ve farmakolojik tedavinin birlikte uygulanmasıyla gerçekleştirilebilir. En az 1 yıl süre ile ilaç tedavisi yanı sıra, kişinin beklentilerini, düşünüş biçimini değiştirme üzerinde durulduğu psikoterapi uygulanmalıdır. Psikoterapi sürecinde düşünce biçimlerini ve düşünce sistemindeki yapısal bozuklukları hastalara göstermek hedeflenir. Düşünce sistemini yeniden yapılandırma, gerçek yaşam şartlarında üzerine gitme denemeleri, derecelendirilmiş ev ödevleri yanında solunum eğitimi, kas gevşetme teknikleri de kullanılır.

hemoroidsiz bir yasam neleri gerektirir

Hemoroidin tedavisinde çok sayida tedavi seçenegi; fitiller, kremler isiticilar, otlar… vb. piyasada mevcuttur. Ancak bunlarin hiçbirisi hastaligin kesin tedavisini saglama niteliginde degildir. Hemoroidin tedavisinde günlük yasantimizdaki degisiklikler çok yararli olacaktir.

Diyetinizin genel olarak meyva ve sebzelerden zengin olmasi esastir.

Lif, tahil, kepek açisindan zengin gidalar barsaklarinizin düzenli çalismasini saglayacaktir. Baharatli yemekler, alkol ya da barsak hareketliligine neden olabilecek gidalardan kaçininiz.

Susuz kalmayin. Günde en az 1.5-2 litre su içiniz.

Kendinize zaman ayiriniz. Kisisel tuvalet temizligine dikkat edin ve tam bir temizlenme saglayiniz. Ancak bu temizlikte sabun ve benzeri ürünler kullanmayiniz. Kurulanirken çok ince tuvalet kagidi kullaniniz.

Kabiz olmamaya dikkat ediniz. Günde bir kez ve düzenli olarak diskilama en normal ve saglikli olan tarzdir. Diskilamayi ertelemeniz, kabizliga neden olacaktir. Kabizlik, basur memelerinde yirtilma, kanama ve agriya neden olur. Diskilama aninda asla ikinmayiniz.

mavi hastalık

Kalbin doğuştan ileri gelen bir hastalığına verilen ad. Kalp, kan dolaşımı bakımından, sağ kalp ve sol kalp olmak üzere iki bölüme ayrılır. Sol karıncıkla sol kulakçıktan meydana gelen sol kalpde, akciğerlerden gelerek vücuda yayılan temiz kan bulunur. Sağ kulakçıkla sağ karıncıktan meydana gelen sağ kalpte de vücuttan gelen ve akciğerlere gidecek olan kirli kan bulunur. Kirli kanla temiz kan, sağ kalble sol kalp arasında bulunan bir bölme ile birbirinden ayrılır ve toplardamarlara kirli kan, atardamarlara da temiz kan gider.

Gebelik sırasında meydana gelen bazı bozukluklar sonucu, çocukta sağ ve sol kalp arasında bulunan bu bölmede çatlaklıklar belirir. Bu çatlaklıklar ya da başka açıklıklar kirli kanla temiz kanın birbirine karışması sonucunu yaratır. Böylece, kalplerinde bu bozukluk olan kimselerde, temiz kan bulunmaz, kirli kanla temiz kan, karışık olarak bulunur. Kalbi bu şekilde sakat olarak doğmuş çocukların yüz, kulak, burun gibi yerlerinin derileri masmavi bir renk alır. Bu sebeple, bu hastalığa mavi hastalık adı verilmiştir.

Bu hastalıktan kurtulmanın tek yolu yapılacak bir kalp ameliyatında, kalbin bozuk olan bölmesi yerine, yeni bir bölme koymaktır. Bu durum da, tıp biliminin ilerlemesi ile bugün için yapılabilir olmuştur.

apse

Apse, iltihabın bir çeşidi olup, özelliği, dokunun eriyip, içini cerahatin doldurmasıdır. Bazen de bir yaralanma, bir damarın bağlanması veya tıkanması sonucu ölü bir tabaka oluşur ve buraya mikroorganizmanın yerleşmesi ile irin dolu bir boşluk meydana gelebilir. Apseler iki türlüdür:

Sıcak apse: Bu apsede ateş yükselir, ağrı ve zonklama olur. Bu tür apse, her zaman bir veya birkaç mikroptan dolayıdır (yani sebep mikroorganizmadır). Sıcak apsenin dört ana belirtisi; sıcaklık, kırmızılık, ağrı ve şişkinliktir (latince, color, rubor, dolor, tumor). Apsenin çevresi sert, ortası ise oynak ve yumuşaktır.

Soğuk apse: Verem hastalığında görülen bir apse türüdür. Öyle ki, el şişlik üzerine konulunca sıcaklık alınamaz ve basmakla ağrı uyandırılamaz. Daha doğrusu sıcak apsedeki kesin iltihap belirtileri yoktur. Fakat şişlik açılırsa, sıcak apsedeki gibi bir apse içeriğinin olduğu görülür. Soğuk apsenin iki özelliği vardır.

1 - İçinde irin yapıcı mikroplar ve irinleşme yoktur. Apse içeriğini harap olmuş doku oluşturur.

2 - Apsenin kaynağı ile görüldüğü yer arasında her zaman doğrudan bir ilişki yoktur. Örneğin bel omurlarının soğuk apsesi (omurga veremi, pott hastalığı) kasıkta bir apse ile kendini belli edebilir.

Sıcak apselerin tedavisi, cerrahi müdahale iledir. Bu tedavi, apse yerinin açılması, irinin boşaltılması ve antibiyotikli merhemle uygulamadır. Ayrıca ağızdan antibiyotik vermek gereklidir.

Apseler tedavi edilmezlerse burada üreyen mikroorganizmalar vücudun diğer bölgelerine yayılabilirler. Apseler, komşu dokulara açılabilir veya komşu damarlara ilerleyerek, bu damarlardan kaynaklanan kanamalara sebep olabilir.

Apseler meydana geldikleri organların çalışmasını bozabilir, vücutta genel bir hastalık halsizlik, iştahsızlık yapabilirler. Soğuk apselerde ise verem ilaçları kullanılır. Bazen (örneğin böbrek vereminde) hastalığın yayılmasını önlemek için cerrahi işlem yapılabilir.

bayılma

Kalp vuruşlarının, soluk alma hareketlerinin, gerçekten, ya da görünüşte durmasıyla meydana gelen bilinç kaybına “bayılma” denir. Sinir sistemi çok duyarlı olanlarda, bayılmalara daha çok rastlanır. Aşırı heyecan, korku, tartışma, güneş çarpması, tiksindirici kokular, diş çekilmesi, kan görmek, çok keskin bir sancı, ağrı gibi durumlar, bayılmalara yol açabilir. Bayılmadan önce, baş döner, gözler kararır, karında bir boşalma olur. Çok kez, kulaklar da çınlar. Hasta, ayakta duramayacak hale gelir. Beyinden kan çekilir.

Bunun sonucu olarak, yüz de sararır. Nabız, duyulmayacak kadar yavaş atmaya başlar. Eller soğur, dudakların kırmızılığı kaybolur. Buna karşılık, alın ve yüz, soğuk soğuk terler. Sonunda, hasta, kendini kaybederek, düşer. Hasta, birkaç dakika içinde, yavaş yavaş ayılır, kendine gelir. Önce yüzün rengi düzelir, kalp vuruşları dolgunladır. Hasta, derin bîr uykudan uyanırmış gibi, bilincine kavuşur.

Bayılan bir kimseyi ayıltmak için, hastayı açık havaya çıkarmalıdır. Hastanın başının altına bir yastık konmalıdır. Ancak, başın, omuzlardan daha aşağıda kalmamasına da dikkat edilmelidir. Kanın, başa doğru akmasını kolaylaştırmak için, ayakların yukarıya kaldırılması da yararlıdır. Bu arada, kan dolaşımına engel olabilecek kuşak, kemer, boyunbağı korse, vb. gibi giyim eşyaları da gevşetilmeli, ya da büsbütün çıkarılmalıdır.

Hastanın yüzüne soğuk su serpmeli, aynı zamanda eter, yoksa sirke koklatılmalıdır. Dilin arkaya kaçarak boğazı tıkaması önlenmeli, bir mendil, ya da, varsa, bir pensle dışarı çekilmelidir. Bu tedbirler alınmakla birlikte bayılmanın asıl nedenini araştırmak, ileride gelecek daha kötü durumu önlemek esas kural olmalıdır.

böbrek taşları

Üriner sistem, böbrekler, ureterler, mesane ve uretradan oluşmuştur. Böbrekler, fasulye şeklinde organlar olup, kaburgaların hemen altında ve belkemiğinin her iki yanında yeralır. Bu organların asıl görevi, vücuttaki fazla suyu ve artık maddeleri idrar şeklinde dışarı atmaktır. Bu işlevi sonucunda, kandaki bazı dengeleri sabit şekilde tutmayı sağlarlar.

Böbrekle mesane arasında yeralan ve idrarı mesaneye taşıyan tüp şeklindeki organlara da “üreter” denir. Yaklaşık 22-25 cm uzunluğundadır. Mesane ise karnın alt kısmında yeralır ve idrarın depolanmasına yarar. Tıpkı bir balon gibi elastikliği sayesinde genişleyerek bu işlevini yerine getirir. Burada depolanan idrar, “uretra yolu” ile vücut dışına atılır.

Esas olarak böbrek taşı, idrar içinde çöken kristallerin böbrek iç yüzeyine tutunmasından ve birikmesinden oluşur. Normalde idrar içinde bu kristalleşmeyi ve çökmeyi engelleyen ve “inhibitör” denilen maddeler vardır. Bu inhibitörler, her insanda yeterli miktarda olmayabilir ve bu da taş oluşumuna yolaçar.

Diğer bir neden ise idrarın asidik veya bazik oluşudur. Eğer oluşan bu kristaller ve kumlar, yeteri kadar küçükse, idrar yollarına takılmadan ve de herhangi bir probleme yolaçmadan düşerler.

Böbrek taşları, kimyasal yapıları bakımından birçok maddenin kombinasyonundan oluşmuştur. En çok görülen taş tipi, kalsiyum içeren ve fosfat veya oksalat kombinasyonlu taşlardır. Bu maddeler, bir insanın normal günlük gıdalarında mutlaka bulunurlar. Ayrıca kemik ve kas yapılarının önemli yapıtaşlarıdırlar.

“Ürolithiasis” tibbi bir terim olup, üriner sistemin herhangi bir yerinde taş olduğunu ifade etmek için kullanılır. Diğer terimler olan idrar yolları taşı ve “nefrolithiasis” aynı amaç için kullanılır. Doktorlar bu terimleri, genellikle taşın yerini tanımlamak için kullanırlar.

Böbrek taşları ile safra kesesi taşlarının bir bağlantısı ve ilgisi yoktur. Bunlar vücudun farklı sistemlerinde oluşmuş taşlardır. Net olarak bilinmeyen bazı sebeplerden dolayı Amerika Birleşik Devletleri’nde ve diğer gelişmiş ülkelerde, son 20 yıldır taş hastaları sayısında artış vardır.

Beyaz ırkta taş sıklığı, siyah ırka oranla daha fazladır. Erkeklerde taş sıklığının fazla olmasına rağmen son 10 yıldır kadınlarda da taş oluşma hızında artış vardır ve taş oluşma oranları değişmektedir.

Böbrek taşları genellikle 20 ile 40 yaş arasında gelişir. Bir kimsede bir kere taş gelişirse, bu şahısta bundan sonra yeni taş oluşma oranı, diğer kimselere göre daha fazladır.

Doktorlar, oluşan taşların sebebini bazen tam olarak bilemezler. Bazı gıdaların taş oluşumundan sorumlu olduğu düşünülse de bu spesifik maddelerin taş oluşumunda kesin etkili olduğu şüphelidir. Ailesinde taş olan birisinin, kendisinde de taş oluşması olasılığ,ı genetik faktörlere bağlı olarak fazladır.

İdrar yolları infeksiyonları, kistik böbrek hastalığı gibi bazı böbrek hastalıkları, paratiroid bezinin fazla çalışması (hiperparatiroidizm) gibi durumlarda, böbrek taşı oluşması kolaylaşır. Genellikle böbrek taşının ilk belirtisi şiddetli ağrıdır. Ağrı, taş, idrar yolunu tahriş edince veya çoğunlukla tıkayınca gelişir ve aniden başlar.

Hastalar, tipik olarak taşın olduğu tarafta sırtta veya karnın alt kısmında keskin, kramp tarzında gelip giden ağrılar duyarlar. Bazen bu yakınmalara bulantı ve kusma eşlik eder. Daha sonra ağrı, kasık bölgesine doğru yayılır. Eğer taş düşemeyecek kadar büyükse, idrar yolunun herhangi bir kesiminde takılır ve yerine göre farklı yakınmalara sebep olurlar.

Mesaneye çok yaklaşmış taşlarda, hastalar, sık idrara çıkma, idrarda yanma hissi duyarlar. Bu daha çok irritasyona bağlı olduğu için bekledikleri kadar idrar yapamazlar. İdrar yaparken çok fazla ağrı ve yanma hissederler. Yine taşların idrar yollarını irrite etmesi sonucu idrarda kanama görülür. Ancak bu hiçbir zaman önemli bir kanama olamaz. Bu belirtilerle birlikte ateş de varsa, bu da infeksiyon belirtisidir. Bu durumda acilen doktorla irtibat kurmak gerekir. Bazen, “sessiz” denilen, yakınmaya sebep olmayan taşlar, genel sağlık kontrolleri sırasında tesadüfen saptanır.

Bu yakınmalar ile başvuran hastanın, röntgen ve/veya ultrasonografik incelemeleri sonucu, böbrek taşı saptanır. Bu tanı metodları ile taşın yeri ve büyüklüğü saptanır. Kan ve idrar testleri de hem taşın yapısı hem de gelişmiş olan böbrek fonksiyon bozukluklarının tesbitine yarar.

IVP (intravenöz pyelografi) denilen tetkikle de böbrek fonksiyonları belirlenir ve tedavi planı yapılır. Yaşamı boyunca bir kereden fazla taşı oluşan hastaları, diğerlerinden ayrı tutmak ve ayrı değerlendirmek gerekir.

Taş oluşumunu engelleme, çok önemlidir. Oluşumu engellemek için önce sebepler belirlenmelidir. Ürolog, bazı kan ve idrar testlerinden oluşan bir dizi laboratuvar tetkiki ister. Hastaların tıbbi özgeçmişleri, beslenme alışkanlıkları saptanır. Eğer taş ele geçmişse, saklanır ve kimyasal analizi yapılır.

Taş tedavi edildikten sonra, hastanın 24 saat idrar toplaması istenir. Bu idrarın miktarı, içerdiği kalsiyum, sodyum, ürikasit, oksalat, sitrat ve kreatinin miktarı, asitlik derecesi ölçülür. Magnezyum sistin taşından şüphe duyuyorsa idrar örneğinden özel bir yöntemle varlığı araştırılmalıdır.

İdrarda kalsiyum atılımının fazlalığı, aynı zamanda açlık ve yükleme testleriyle hasta hastaneye yatırıldıktan sonra da tespit edilebilir. Bunlar ayrı sekillerde yorumlanır. Ürolog, tüm bu verileri kullanarak, taşın sebebini saptamaya çalışır.

Taş oluşumunu engellemek için yapılması en kolay şey, bol miktarda su içmek ve bunu alışkanlık haline getirmektir. Devamlı taş üreten hastalar, günde en az iki litre idrar çıkartacak kadar su içmelidirler. İdrarlarında fazla miktarda kalsiyum ve oksalat atılan hastalarda, bu maddeleri içeren gıdaları daha az tüketmelidirler. Bazı kimseler fazla miktarda kalsiyumlu gıdalar almamalarına rağmen idrarlarında kalsiyum miktarı fazla çıkar. Yine kalsiyum içeren antiasitlerden (mide asidini azaltan) ve aşırı D vitamini alınmamalıdır.

Ürologlar, kalsiyum ve ürik asit taşlarının oluşumunu engellemek için ilaç verebilirler. Bu ilaçlar, taş oluşumunda anahtar rol oynayan idrar asitliğini ve alkaliğini ayarlarlar. Allopurinol adı verilen ilaç da sık kullanılır ve idrarda kalsiyum miktarını ve ürikasit miktarını azaltır. Bir diğer tedavi yolu, kalsiyum taşlarını önlemek için idrarda atılan kalsiyum miktarını kontrol altında tutmaktır. Bunun için de içeriğinde hidroklorotiazid bulunan idrar söktürücü ilaçlar kullanılır. Bu ilaç, böbreklerden idrara geçen kalsiyum miktarını önemli oranda azaltır.

Bazı bağırsak hastalıklarında görülen ve aşırı kalsiyum emilimine bağlı olan, idrarda fazla kalsiyum atılmasını engellemek için ise bağırsaktan emilimi azaltan sodyum selüloz fosfat kullanılır. Bu ilaç, kalsiyumu bağırsakta tutarak, kana geçmesini ve idrarla atılmasını önler.

Yine deneysel olarak, oksalat idrarda itrahının fazla miktarda saptandığı durumlarda B6 vitaminin kullanılması faydalı olacağı bildirilmiştir.

Eğer taş, tam olarak ortadan kaldırılamazsa hasta, acetohidroamikasit (AHA) adındaki ilacı kullanabilir. İlaç, uzun süre antibiotik tedavisi ile birlikte kullanılabilir.

Extracorporeal shockwave lithotripsy (ESWL), üriner sistem taşlarının tedavisinde en sık ve güvenle kullanılan tedavi yöntemidir. ESWL cihazları, vucut dışında oluşturulan ve vucuda gönderilen şok dalgalarının taşa çarparak onu kırması esasına dayanarak çalışırlar. Burada taşlar, kum taneleri gibi parçalanırlar ve idrarla kolaylıkla atılabilecek hale gelirler.

Çok çeşitli ESWL cihazları vardır. Bir kısmında, bir su banyosu vardır ve şok dalgaları, bu banyo aracılığı ile vücuda gönderilir. Diğer bir kısmında, su banyosu bir zarla örtülü olup hasta bu zarla temas eder.

Birçok cihaz, taşı röntgen ışınları ile tesbit eder. Ancak bazı cihazlarda, odaklama denilen bu özellik, ultrasonografi ile yapılır ve bir radyasyon riski olmadığı için doktor, tüm seans boyunca görüntüleme sistemini çalıştırarak tedaviyi devamlı olarak izler. Radyolojik odaklı cihazlarda bu kullanılmaz. Ayrıca küçük odaklı (küçük bir noktaya şok gönderen) cihazlarda anestezi gerekmez ve küçük çocukların taşları rahatlıkla kırılır.

Birçok vakada ESWL, ayakta bir işlem olarak uygulanır ve hastanede yatmaya gerek yoktur. Tedavi sonrası toparlanma dönemi çok kısadır ve birçok hasta tedavi sırasında veya kısa bir süre sonra normal günlük aktivitelerine döner.

ESWL tedavisinin kesinlikle kullanılmaması gereken iki durum, kanama hastalıkları ve gebeliktir. ESWL tedavisinin de kendine göre komplikasyonları olabilir. Aşağı yukarı tüm hastaların tedavi seansları sonrasında birkaç gün idrarları kanlı olur. İdrarlarında ve böbrek bölgelerinde, kum dökmeye bağlı yanma ve ağrı olabilir.

Komplikasyonları azaltmak için hastaların tedaviden uzun süre öncesinden başlayarak Aspirin ve kan pıhtılaşmasını önleyici ilaçlar almaması gerekir. Bazen, dökülen kum parçaları, idrar yolunda sıkışır ve düşmez. İdrar akımına engel olan ve ağrıya neden olan bu nadir durumda, bazen ürolog, idrar yolunu rahatlatmak için ince silikon bir tüpü idrar yoluna (mesaneden böbreğe) yerleştirir.

Bazen taşların çıkartılabilmesi için Perkutan Nefrolitotomi denilen cerrahi yönteme gerek duyulur. Bu yöntem, taşların büyük olduğu böbreğin, özellikle alt kısmında yerleşmiş büyük taşlarda; taşla birlikte böbrek çıkışında daralma meydana gelmesi durumunda (dışardan damar basıncı hariç) veya ESWL’nin etkili olamayacağı durumlarda tercih edilir.

Bel Ağrıları

Bel ağrıları


Vücudu yanlış kullanmaktan fıtığa kadar birçok etken bel ağrısına neden oluyor. Dünyada her 100 kişiden 75-90′ı, Türkiye’de ise 14′ünün beli ağrıyor.Bilgisayar kullanırken, otururken, gündelik işlerimizi gerçekleştirirken yaptığımız hatalar vücudumuzun en çok incinme riskine sahip olan bölgesi belimizde sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Masa başında yapılan işlerin artması, daha az hareketlilik ve ağır sporların yaygınlaşması, bel ağrısını arttıran etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan araştırmaya göre Türkiye’de her 100 kişiden 14′ü bel ağrısından şikayet ediyor.

Ömrümüz Uzadı Ağrılar Arttı

Fransa’da, Montpellier Üniversitesi Propara Omurilik Hastalıkları Merkezi’nde, dünyada ilk kez omurilik felçli hastayı yürüten ekip içinde yeralan romatizmal hastalıklar ve fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanı Dr. Hakan Rauf Tüfekçi, yaşam süresinin uzaması nedeniyle bel ağrıları sıklığında artış görüldüğünü söyledi.

Dr. Tüfekçi, “Bel ağrısı hareketleri kısıtlıyorsa, nefes alırken ve öksürmekle artıyorsa, ağrı nedeniyle uykudan uyanılıyorsa, ağrı bacağa ve kalçaya vuruyorsa, zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir” dedi.

İstanbul Cerrahi Hastanesi uzmanlarından Dr. Tüfekçi, bel ağrısına neden olan hastalıkları şöyle anlattı: “Bel ağrısına neden olan sorunların başında, her yaşta görülebilen disk problemleri yeralıyor. Bel fıtığı, fıtıklaşmaya eğilim, belin eklem problemleri, kireçlenme, belin arka eklem yüzeyinin biomekanik sorunları (Faset sendromu), bel kaslarındaki güçsüzlükler, zafiyetler, kilo problemine bağlı menopoza yakın dönemde karın kaslarının öne doğru itilmesiyle, belin arka çukurunun artması bel ağrılarının ortaya çıkmasına neden oluyor.

Omurgada doğuştan ya da sonradan deformite olması, bel ve sırt ağrılarıyla kendini gösterebiliyor. Belin halka eklem uzantılarında travmaya ya da yaşlılığa bağlı kırık hat oluşması, bel ağrısı şikayetine neden oluyor.”

Kimler Bel Ağrısı Riski Taşıyor?

Masa başında iş yapanlar

Ağır yük taşıyanlar

Çok uzun süre oturarak araba kullananlar

Ev işi yaparken yanlış hareketler yapanlar

Ağır spor yaparken vücudunu yanlış kullananlar

Aşırı kilolular

Hamileler

Bel ağrısı, omurga dışındaki farklı organlardaki hastalıkların da habercisi olabiliyor. Dr. Tüfekçi, böbrek ağrılarının, kadın hastalıklarının, bel ağrısı şikayetiyle kendini gösterebileceğini belirterek, kemik erimesi ve iltihaplı romatizmal hastallıklar grubunun (Enfelamatuar) da bel ağrısına neden olabileceğini söyledi.

Teşhis İçin Detaylı Muayene

Bel ağrılarının tedavisi için ağrıya neden olan ana etkenin bulunması gerekiyor. Tüfekçi, tanının konması için detaylı muayene yapılması, bel röntgeni çektirilmesi, laboratuvar testlerinin yapılması gerektiğini belirterek, gerekiyorsa tanıya yardımcı olmak için MR çektirilebileceğini söyledi.

En Sık “Bel Fıtığı” Görülüyor

Disk, bel omurları arasında bulunan su oranı yüksek bir doku. Bu doku, bel omurları arasında koruyucu görevini üstlenerek ağırlığı eşit oranda dağıtıyor. Aşırı zorlandığı zaman sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor. Disk problemleri arasında en sık rastlanan sorunlardan biri bel fıtığı.

Bel Ağrılarına Neden Olan Yanlışlar ve Yapılması Gerekenler

Yanlış: Öne eğilirken belden eğilmek.

Doğru: Öne çömelerek eğilmek.

Yanlış: Ayakta sürekli aynı şekilde durmak.

Doğru: Sürekli ayakta durmak gerekiyorsa sırasıyla bir ayağı hafifçe büküp durmak.

Yanlış: Belden eğilerek yerden ağırlık kaldırmak.

Doğru: Çömelip yerden ağırlık kaldırmak.

Yanlış: Tüm ağırlığı bir tarafta taşımak.

Doğru: Ağırlıkları iki parçaya bölerek taşımak.

Yanlış: Yüksekte bir yere merdiven kullanmadan beli zorlayarak ulaşmaya çalışmak.

Doğru: Yüksek bir yere uzanmak gerekiyorsa merdiven kullanmak

Bel Fıtığı Nasıl Oluşuyor?

Diskin halkalarının yırtılıp, diskin yatağını terketmesiyle oluşuyor. Bu da sinir köküne, omuriliğin bitim noktasındaki zarlara baskı yaparak, bel ve bacağa vuran ağrılara neden oluyor. Bacağa vurmadan sadece bel ağrısıyla da kendini gösterebilir.

Bel Fıtığı Nasıl Tedavi Ediliyor?

Tedavi dört gruba ayrılıyor. İlaç, fizik tedavi, lokal enjeksiyon ve ameliyat. İlaçlara cevap vermeyen ağrılarda, fiziksel tedavi ya da lokal enjeksiyon uygulanıyor. Hastanın ağrısı hiçbir yöntemle geçmiyorsa ameliyat yapılıyor.

Hangi Durumlarda Vakit Kaybedilmeden Ameliyat Yapılıyor?

Hastada, ayakta ve kaslarda güç kaybı, ayak düşüklüğü, ayakta ve bacakta aşırı uyuşma veya karıncalanma, idrar kaçırma ve ereksiyon bozukluğu varsa başka hiçbir tedavi düşünülmeden, zaman kaybetmeden ameliyat yapılıyor.

Bel fıtığının ameliyattan sonra tekrarlama riski son gelişmelerle iyice azaltıldı. Fransa’da 1984 yılında bel fıtığı olan hastalardan %57’si ameliyat edilirken bu rakam günümüzde %12′lere indi. Ameliyatların azalmasında, erken tanı konması, ilaçların daha etkili olması, hastaların kendilerine daha iyi bakması etkili oldu.

Tedavide Bel Okullarının Etkisi Nedir?

Bel okulları, dünyada 1968′den bu yana hizmet veriyor. Hastaları bir çatı altında toplayarak, sorunlarını paylaşmaları sağlanıyor. Hastaları bel ve beli oluşturan elemanlar hakkında bilgilendiriyorlar. Doğru tedaviye yönlendiriliyorlar.

Hastaların eğitim programı iki gün sürüyor. Bel okullarındaki eğitim, tedaviyi olumlu yönde etkiliyor. İstanbul Cerrahi Hastanesi’nde “Bel Okulu” hizmet vermeye başladı. Bu bel okulu oluşturulurken, Montpellier Üniversite’sinin Romatizma Hastalıklar Servisi’nin geliştirdiği bel okulu örnek alındı.

Tedavide Neler Değişti?

Hastalar artık yatağa mahkum değiller. Yeni tedavi yöntemi, hastaya aktif hale getirdi. Operasyon süreleri kısaldı. Hastalar ameliyat oldukları gün yürüyebiliyorlar, taburcu olabiliyorlar. Bel fıtığı tedavisinde, rehabilitasyon ve hastaların eğitimi önem kazanıyor.

burun kanaması

Burun kanamaları, yaş ve cins ayrımı yapmadan tüm insanlarda görülebilmektedir. Burun kanamaları çoğunlukla, olduğundan daha tehlikeli gibi görünür. Yine de nadir durumlarda hayati tehlike olabilir.

Kanamalar, nedenlerine göre, burun içi değişiklikler ve vücudun başka hastalıklarının (mikrobik hastalıklar, hipertansiyon, pıhtılaşma bozukluklari, kanser gibi kötü huylu hastalıklar) sonucu olmak üzere 2 ana gruba ayrıabilir.

Basit bir burun karıştırması, ağır egzersizler, hafif soğuk algınlıkları, alerjik rinit, burun travmaları, burun operasyonları, burun içi yabancı cisimler ve tümörler de kanama nedenleri arasındadır.

Kanamaların yerine göre ise, burun ön tarafı ve arka tarafı olmak üzere 2 gruba ayrılabilir. Burunun ön tarafından kaynaklanan kanamalar, daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülürken, burun arka bölümünden olan kanamalar, yaşlılarda sık görülür. Burun arkasından olan kanamalar, daha çok genize doğru akar ve şiddeti olma olasılğı yüksektir. Tansiyon kontrolü ve KBB uzmanı tarafından müdahale önerilir.

Bazen da yalancı burun kanamaları görülebilir. Bu tip kanamalarda, kanayan yer burun olmadığı halde, kan burundan gelmektedir. Bu durum, yemek borusu damarlarının varislerindeki kanamaların yukarı taşması veya genizde yerleşmiş tümörlerin kanamalarında görülmektedir.

Burun kanamaları, üst solunum yolları enfeksiyonlarının sık olduğu ve sıcaklık değişimlerinin fazla olduğu kış aylarında daha çok görü!ür. Ancak sıcak ve kuru havaların ağırlıkta olduğu dönemlerde de sık görülebilir.

Sürekli Burun Kanamaları

Burun, kanlanması bol bir organdır. Burun kanamaları, birkaç damla ile kısa süren kanamalardan, ciddi boyutlarda, bol ve uzun kanamalara kadar geniş bir yelpaze içerisinde olabilirler. Bu yüzden, her burun kanaması çok iyi değerlendirilmelidir.

Burun kanamalarının birçok sebebi vardır. En sık karşılaşılan burun kanaması, burnun hemen girişinde bulunan yüzeyel damarların çatlaması ile oluşan kanamalardır. Bu kanamaların sebebi, “buruna darbe, hava kuruluğu, tansiyon yükselmesi, sıcak ve kuru hava” olabilir. Bütün burun kanamalarının yaklaşık %90′ı bu tür kanamalardır. Bu durumda yapılacak şey, hastanın, burnunu soğuk su ile temizlemesi, burun içerisindeki pıhtıları sümkürmesi ve burun kanatlarının beş, on dakika iyice sıkılmasıdır.

Hastanın yatırılması zararlıdır. Yatırılacaksa bile baş yukarıda tutulmalıdır. Böyle bir müdahale ile bu tür kanamalar, çoğunlukla durur. Çatlayan damar iyileşene kadar, kanamalar tekrarlayabilir. Kanamalar durmaz ve sık olursa mutlaka bir KBB hekimince değerlendirilmelidir.

Sık sık kanayarak kişinin yatağını kirletiyor, iş yapmaya, araba kullanmasına engelliyorsa, burun tamponlanabilir, damarlar koterize edilebilir (yakılabilir).

Tıbbi Müdahale

Burun içerisinde, diğer damarlarda da çatlamalar olabilir ve daha şiddetli kanamalar görülebilir. Bu kanamalar, genellikle müdahale gerektirirler. Burun kanatlarını elle sıkmakla durmayacakları gibi, daha geniş çaplı damar kanamaları oldukları için, çok kan kaybına sebep olabilirler.

Özelikle yaşlı insanlarda, tansiyon yükselmesi ile oluşan kanamalar, damar çeperlerinin kireçlenmiş olmasından dolayı kolay kolay durmazlar. Kişinin, hem tansiyonu hem de kanaması kontrol altıa alınmalıdır.

Burun iltihapları, sinüzitler, nadir görülen burun tümörleri de kanamaya yol açabilirler. Kan sulandırıcı ilaç kullanan kişilerde de burun kanamalan görülebilir.

Burun kanamaları, çoğunlukla can sıkıcıdır, bazen korkutucu ve yaşamı tehdit edici boyuttadır. Uzmanlar, burun kanamalarını iki gruba ayırmaktadırlar:

Ön burun kanamaları: Burnun ön kısmından gelen kanamalardır. Ayakta duran ya da oturan kişide bir burun deliğinden akan kanama şeklinde kendini gösterir.

Arka kanama: Burun arkasından ve derinden olan kanamadır. Kanama, genize doğrudur. Otururken veya ayakta dururken bile kanama boğaza doğru olur. Hasta sırt üstü yattığında, ön kanama bile olsa her iki yönde kanama olabilecektir. Arka burun kanamalarının tanınması çok önemlidir. Bu kanama tipi oldukça şiddetlidir ve bir uzmanın takibini gerektirmektedir. Arka kanamalar çoğunlukla yaşlı kişilerde görülür. Bu hasta grubu, genellikle yüksek kan basıncı (tansiyon) olan kişiler ya da travma geçirmiş kişilerdir.

Burun kanamaları, çocuk yaş grubunda, genellikle ön kanama tipinde olmaktadır. Kuru hava veya kış aylarında görülen kabuklanmalar, kanamaya neden olmaktadır. Bundan korunmak için nemlendirici bir kremi burunun orta bölmesine parmak ucu ile sürmek yararlı olacaktır. Bu amaçla vaselin ve viks faydalı ilaçlardır. Günde üç defa kullanılması önerilir ancak gece yatmadan önce sürmek yeterlidir.

Yapılması Gerekenler

Burnun uçtaki yumuşak kısmını baş parmağınızla diğer iki parmağınız arasına alınız.

Burnu parmakla sıkıştırılmış olarak yüzünüze doğru bastırınız.

Beş dakika böyle bekleyiniz.

Başınızı kalbinizden daha yüksek tutmaya dikkat ediniz. Bu nedenle oturunuz ya da başınız daha yukarıda uzanınız.

Burun ve yanağınıza buz tatbik ediniz (Bir plastik torba içine buz doldurarak).

Kanama durduktan sonra sümkürmemeye özen gösteriniz.

Yerden ağır bir şey kaldırmak ya da buna benzer zorlayıcı hareketler yapmayınız.

Başınızı mutlaka göğsünüzden daha yukarıda tutmaya çalışınız.

Burun içindeki tüm pıhtıları sümkürerek temizleyiniz.

3-4 defa her iki burun deliğine dekonjestan burun spreyi sıkınız (Otrivine, Burnil, Farial).

Tekrar en baştaki 1. ve 3. basamaktaki gibi buruna baskı yaparak sıkınız.

boğaz ağrısı

Boğaz ağrısı, birçok rahatsızlığın belirtisi olarak ortaya çıkabilir. İltihaplar, boğaz ağrısının en sık sebepleridir ve bunlar bulaşıcıdırlar. İltihaplar, çoğunlukla virüs (soğuk algınlığı, enfeksiyöz mononükleaz) veya bakteriler (strep, mikoplazma) tarafından oluşturulurlar. Bakteriler ile virüsler arasındaki en önemli fark, bakterilerin antibiyotik ile tedavi edilebilmesi, virüslerin tedavi edilememesidir.

Virüsler

Çoğu soğuk algınlığının sebebi, virüslerdir. Burun tıkanıklığı, hapşırma, genel halsizlik, boğaz ağrısı ile beraber bulunduğunda muhtemel sebep, bilinen yüzlerce virüsten bir tanesidir. Çok bulaşıcıdırlar ve özellikle kışın salgın yaparlar. Vücut, kendi yaptığı mücadele ile bu hastalıktan yaklaşık bir hafta içerisinde kurtulur.

Kızamık, su çiçeği, boğmaca gibi virüslerin yol açtığı hastalıklara da boğaz ağrısı eşlik eder. Boğazdaki aft ve pamukçuk da oldukça ağrılıdır. Bir haftadan fazla süren bir virüs enfeksiyonu, “enfeksiyöz mononükleaz”dır. Bu virüs, lenf bezlerini tutar, bademcikte büyüme yapar ve üzerini beyaz bir zar kaplar. Boyun, koltukaltı ve kasıktaki lenf bezlerinde şişme görülür.

Bazen boğaz ağrısı, solumayı bile zorlaştırır, karaciğeri etkileyerek sarılığa sebep olabilir. 6 hafta veya daha uzun sürebilen aşırı halsizliğe yol açabilir. Bu hastalık, yetişkin ve bulûğ çağında ağırdır, fakat çocukluk döneminde daha hafif geçer. Tükürük ile geçtiği için “öpücük hastalığı” da denir. Mamafih, ağızdan ele, oradan tekrar ağıza geçerek de bulaşabilir. Bu yüzden, aynı havlu, yemek kapları kullanılmamalıdır.

Bakteriler

“Strep” iltihabı, “streptococcus” diye isimlendirilen bakteri ailesinden kaynaklanır. İltihap, kalp kapakçıklarını (romatizmal ateş) ve böbreği (nefrit) etkileyebilir. Bu tür mikroplar, aynı zamanda kızıl, bademcik iltihabı, zatürre, sinüzit ve kulak iltihaplarına da sebep olabilirler.

“Strep” iltihabının oluşturabileceği zararlar gözönüne alınarak, antibiyotik ile tedavi edilmelidirler. Çoğunlukla basit soğuk algınlığından daha uzun süre boğaz ağrısına sebep olurlar. Bu bakteri, muayene ile her zaman tespit edilemez, boğaz kültürü gerekebilir.

Bademcik, dilin arka kısmına gelen, boğazın her iki tarafında bulunan lenf dokusu kitlesine verilen isimdir. Bazı durumlarda, bu dokular mikrop barındırabilir. Son yapılan araştırmalar, sık bademcik iltihabı geçiren çocukların, bademcikleri alındığında, daha sağlıklı olduklarını göstermiştir. Burun ve sinüs iltihabı olan kişilerde, bu iltihaplı akıntının genizden boğaza gelmesi sebebi ile boğaz ağrısı oluşabilir.

En tehlikeli boğaz iltihabı, boğazın girişinde bulunan “epiglot” denilen yapının iltihaplanmasıdır. Bu durum, nefes yolunu tıkayabileceği için aciliyet arzeder. Yutmanın çok ağrılı olduğu, ağızdan salya aktığı ve solumanın zorlaştığı durumlarda şüphelenilir.

Alerji

Saman nezlesi ve alerjisi olanlar, burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı gibi şikayetlerinin olduğu sıra boğaz ağrısı da hissederler. Burunu rahatsız eden, aynı çiçek tozu ve küfler, boğazı da rahatsız edebilirler.

Kedi ve köpeğe alerjisi olanlar, bu tür hayvanlarla birlikte oldukları zaman boğaz ağrısından şikayetçi olabilirler. Ev tozu da en sık alerji sebeplerindendir ve özellikle kışın ısınmanın etkisiyle kuru havada rahatsızlık yaratırlar.

İritasyon

Kışın, evlerin ısıtılması sonucu oluşan kuru havanın etkisiyle, bilhassa sabahları artmış olarak hissedilen boğaz ağrısı olabilir. Bu, odanın nemlendirilmesi ve sıvı alımı ile önlenebilir.

Burun tıkanıklığı sebebi ile sürekli ağzından nefes alan insanlarda da boğaz kuruluğu ve ağrı görülebilir. Burun muayenesi ve tedavi gerekir. Sabahları olan boğaz ağrısının bir sebebi de, asitli mide muhtevasının boğaza kaçmasıdır. Yatağınızın başını 15-20 santimetre daha yukarıda tutmanız faydalı olur. Yatmadan önce birkaç saat bir şey yememeniz gerekir. Mide asidine iyi gelen ilaçlar faydalı olabilir.

Endüstriyel hava kirliliği ve havadaki kimyasal maddeler, burun ve boğazı tahriş edebilir; fakat şu ana kadar bilinen en sık ve etkili tahriş maddesi, tütün dumanıdır. Sigara dumanının içindeki maddelere alerjik kimseler, buna tahammül edemezler. Diğer tahriş eden maddeler, alkol ve baharatlı yiyeceklerdir.

Bir müsabakada veya başka bir yerde aşırı bağıran bir insanda, hem boyun kaslarının yorgunluğu, hem de boğazın tahrişinden dolayı boğaz ağrısı görülür. İyi eğitilmiş spiker ve şarkıcılar, boğazlarını nasıl koruyacaklarını bilirler. Derin nefes alarak, boğaz kasları yerine göğüs ile karın kaslarını kullanarak, yükses ses çıkartabilirler.

Tümörler

Boğaz, dil ve nefes borusunun tümörleri her zaman olmasa da, çoğunlukla uzun süreli sigara ve alkol kullanımı ile ilgilidir. Bazen kulaklara da yansıyan boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü, böyle bir tümörün belirtisi olabilir. Boğaz ağrısı, çoğunlukla uzun süreli ve hafiftir. Diğer önemli şikayetler, ses bozukluğu, boyunda şişlik, açıklanamayan zayıflama, tükürük veya balgamda kan olmasıdır. Teşhis, kulak-burun-boğaz doktorlarınca konur. Özel aynalar veya endoskopik aletler ile bu bölgeler muayene edilir.

Boğazınız Ağrıyorsa

Sıvı alımınızı arttırınız (ballı sıcak çay).
Yatak odanızda bir nemlendirici veya buhar kaynağı bulundurunuz.
Tuzlu su ile günde birçok kez boğazınızı gargara yapınız (yarım bardak suya dörtte bir çorba kaşığı tuz konur).
Hafif ağrı kesiciler kullanabilirsiniz.
Boğazı uyuşturan pastillerden kullanabilirsiniz.
Doktora Ne Zaman Gitmeli?

Boğaz ağrısı, basit bir soğuk algınlığının yol açtığı 5-7 günden daha uzun sürüyorsa, kaçınabileceğiniz bir alerji veya tahriş edici maddeden kaynaklanmıyorsa, doktora görünmelisiniz. Şu belirtiler, doktora başvurmanız için size uyarı olmalıdır:

Şiddetli ve uzun süren boğaz ağrısı.
Nefes almada güçlük.
Yutmada güçlük.
Ağzı açmada güçlük.
Eklem ağrıları.
Kulak ağrısı.
Döküntü.
Ateş (38 derecenin üzerinde).
Sık tekrarlayan boğaz ağrısı.
Boyunda şişlik.
İki haftadan uzun süren ses kısıklığı.

Şeker Hastalığı

Nedenleri

Pankreas bezesinin yorulması: Kandaki şekerin belli seviyede kalması, pankreas bezinin salgıladığı insülin hormonu ile olur. Pankreas bezesini yoran etmenler şunlardır: Oburluk, şişmanlık ve ihtiyarlık.

Pankreas bezesinin hastalanması: Pankreas bezesi iltihaplanmış veya kireçlenmiştir. Pankreas kanseri veya pankreasın alınması.

Menopoz dönemi: Bu dönemde kadının hormonal dengesinde değişmeler olur. Çoğu kadınlar bu dönemde şeker hastası olurlar. Dişetlerinde yanma, dişlerde çürüme, ağızda kuruluk, gözde katarakt oluşur. Bu dönemde eksilen kadınlık hormonu şu bitkilerle sağlanarak, şeker hastalığına yakalanma riski azaltılabilir: Papatya, Ökse otu, Nergis, Adaçayı. Ayrıca, bu dönemde kilo almamaya gayret edilmelidir.

Kortizonlu ilaçlar: Kortizon, böbrek üstü bezlerinin verdiği hormondur ve pek çok hastalığa karşı kullanılmıştır. Ancak şeker hastalığı da dahil birçok yan etkileri vardır.

Ruhsal ve bedensel etkenler: Yapılan araştırmalar, korku, şok, ruhsal sıkıntı gibi psikolojik etkilerin, pankreas salgısını etkileyerek, şekere yol açtığını göstermiştir. Ruhsal bozukluklar şeker hastalığını davet eder.

Vücutta Yarattığı Etkiler

Kandaki asit dengesi bozulur.

Kandaki aseton miktarı artar. Bu durum, hastada bulantı ve kusmaya neden olur. Hastada su kaybı olur ve komaya girer.

Çeşitli hastalıklara zemin hazırlar.

Ciltte yer yer kızarma, pişme, çıban ve apseler oluşur.

Diş etleri, dudak iç kısımları enfeksiyona uğrar ve kaşınır.

Ateş, böbrek gangreni, böbrek ağrısı, sistit, karaciğer ve safrakesesi iltihabı oluşur.

Akciğer veremi sık görülür.

Ayrıca, damar sertliği, görme zayıflığı, kalp yetersizliği, beyin fonksiyonlarının yavaşlaması, sinir bozuklukları, diş çürümesi gibi birçok rahatsızlığa da kapı aralar.

Tedavi

Şeker hastalığı, bir beslenme hastalığıdır. Bu nedenle dengeli beslenmeye özen gösterilmeli, yani karbonhidrat-protein-yağ dengesi sağlanmalıdır. Yağsız süt, yoğurt, yağsız et, balık, yumurta, patates, hububat, bakliyat yenmelidir.

Sebzelerden lahana, tere, soğan, marul, salatalık, turp, domates, patlıcan ve yerelması tavsiye edilir. Meyvelerden ise ekşi elma, limon, greyfurt, yeşil erik, koruk gibi ekşi olanlar tercih edilmelidir. Baharatlar, vücudumuzdaki salgı bezlerine tesir ederek, onları çalıştırırlar. Bu nedenle her sofrada bulundurulmalıdırlar.

Bitki Tedavisi

Tunus Baklası ( çemen ): İki bardak suya 1 kaşık çemen konur ve orta ateşte pişirilerek sabah kahvaltısından önce içilir.

Yulaf: Yemeklerden önce veya iki yemek arası, günde 3-4 bardak salep şeklinde, 1 bardak suya 1 kaşık yulaf unu katarak, orta ateşte pişirip içmelidir.

Mersin Yaprağı: 1 litre kaynar suya, 1 yemek kaşığı yaprak konur. 15 dakika demleyip süzülür ve her yemekten önce 1 çay bardağı içilir.

Okaliptus: 1 litre kaynar suya, 1 yemek kaşığı yaprak konur. 15 dakika demleyip süzülür ve her yemekten önce 1 çay bardağı içilir.

Karadut Yaprağı: 1 çay bardağı sıcak suya, 1 tatlı kaşığı hulasası konur. Yemeklerden önce içilir.

Ceviz Yaprağı: 1 litre kaynar suya, 1 yemek kaşığı yaprak konur. 15 dakika demleyip süzülür ve her yemekten önce 1 çay bardağı içilir.

Zeytin Yaprağı: 30 g. yaprak ince kıyılıp, 1 litre suya atılır, 2 dakika kaynatılıp, 15 dakika demlenir ve süzülür. Yemeklerden önce 1 çay bardağı içilir.

Ardıç Tohumu: 30 g. ardıç, 1 litre suya atılır, 10 dakika kaynatılıp, 15 dakika demlenir ve süzülür. Yemeklerden sonra 3-4 çay bardağı içilir.

Böğürtlen, adaçayı, at kuyruğu (kırkkilit otu)

Bitkilerle yapılan tedavilerin yararlı olabilmesi için, yukarıdaki liste, en az 2-3 ay sürekli uygulanması gerekir.

Dizi izle
guzelbayan.bloggum.com'daki yazılar yalnızca bilgi verme amaçlıdır, doktor uyarısı ya da önerisi yerine geçmez.