Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda,2009 moda,2009 kış modası,2009 moda trendleri

Ana sayfa | Yazılar | Resimler | Videolar< önceki| sonraki >
94 tane "gebelik" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"gebelik" tagli diger ogeler resimler, videolar

Gebelikte İlaç Kullanımı

Yapılan araştırmalara göre gebe kadınların reçetesiz ilaçlar dışından ortalama üç adet ilaç kullandıkları tespit edilmiştir. Alınan ilaçların küçük bir kısmının bebeğe direk zarar veriyor olmasına rağmen bir kısmınında dolaylı olarak zarar veriyor olması ilaç kullanımı konusunda çok dikkatli olmayı gerektiriyor.
Gebelik sırasında tercihen ilaç kullanılmaması önerilir. Özellikle ilk üç ayın önemi sebebiyle ilk önce doğal tedavi yollarına başvurulmalıdır. Tedavi olunamadığı takdirde hekim gözetimi altında ilaç kullanılmalıdır.
İlaçlar konusunda gebelik esnasında zararlarına göre bir sınıflandırma mevcuttur ve bu sınıflandırmaya hekiminiz aracılığıyla ulaşabilirsiniz. A kategorisi gebelik sırasında hiçbir zararı olmayan ilaçlardır (dozajı ayarlanmış vitaminler gibi). B kategori ilaçlar gebelik sırasında kullanımı büyük riskler içermeyen ilaçlardır ve doktor kontrolünde alınmaları gerekir (enfeksiyon için penisilin kullanımı gibi). C tipi ilaçlar zararları kesinleşmemiş ilaçlardır ve hayvanlar üzerinde ki deneylerde zarar olasılığı gözlemleşmiş ilaçlardır. D kategorisinde ki ilaçlar bebek için risk oluşturur ancak ve ancak annenin sağlığı için alınması gereken durumlarda alınması gerekir (epilepsi ilaçları gibi). Ve son olarak X kategorisindeki ilaçlar gebelik sırasında kesinlikle alınmaması gereken ilaçlardır.
Antibiyotik kullanımı gebeliğin kaçıncı haftasında olunduğuna ve dozajına göre değerlendirilmelidir. Hekim kontrolünde alınması gerekmektedir.
Asprin kullanımının düşük dozda kullanımının (günde 80 mg) hiçbir zararının olmadığı kanıtlanmıştır. Aşırı dozun yapısal zararları da kanıtlandığından yüksek doz kullanınları için de hekime başvurulması zorunludur.
Ayrıca baba adaylarının da gebelik öncesi kullandıkları ilaçların sperm yapılarına zarar verdiği yada meni ile anne rahmine geçerek plesentaya yada bebeğe zararı kanıtlanmıştır. Bu yüzden çocuk sahibi olmaya karar vermiş çiftleri o zamandan gebeliğe kadar olan süreçte aldıkları ilaçlar da çok önemlidir.

baş dönmesi

Bazı insanlar denge problemlerini baş dönmesi olarak nitelendirirler. Çevrenin dönmediği bu denge bozukluğu bazen iç kulağa bağlı bir problemden dolayı ortaya çıkar. Bazı insanlar ise denge sağlamaktaki zorluklarını vertigo kelimesiyle açıklarlar. Bu kelime Latince “dönmek” fiilinden gelmektedir. Bu hastalar sıklıkla kendilerinin veya çevrenin döndüğünü söylerler. Vertigo çoğunlukla iç kulak probleminden kaynaklanır.

HAREKET HASTALIĞI VE DENİZ TUTMASI NEDİR?

Bazı insanlar uçağa bindiklerinde veya arabada bulantı hissederler, hatta bazen kusarlar. Bu duruma taşıt tutması denilir. Bir çok insan bu rahatsızlığı gemiye bindiği zaman çeker bu yüzden aynı olay olmasına rağmen buna deniz tutması denir. Deniz tutması sadece ufak bir rahatsızlıktır. Bunun dışında herhangi bir tıbbi bozukluğun ifadesi değildir. Ancak bazen yolcular bu rahatsızlıktan dolayı çok kısıtlanabilirler. Çok az bir kısmında da bu rahatsızlık yolculuk bitse dahi birkaç gün daha sürmektedir.

DENGE SİSTEMİNİN ANATOMİSİ

Baş dönmesi (Dizzines, vertigo) ve taşıt tutması denge sistemi ile ilgilidir. Uzay araştırmacıları bu duyguya uzaysal oriantasyon demektedirler. Denge sistemi iç kulaktadır ve beyine vücudun uzay içinde nerede olduğunu, pozisyonunun yönü, hangi yönde hareket ettiği ve dönüyor mu yoksa sakin durumda mı olduğunu bildirir. Denge duygunuz sinir sisteminin aşağıda belirtilen bölümleri arasındaki kompleks ilişkilerle sağlanmaktadır.

İç kulak (aynı zamanda labirent adını da almaktadır.) hareketin yönünü yani dönüp dönmediğini, ileri veya geri, bir yandan diğer yana ve yukarı veya aşağıya doğru olduğunu belirler.

Gözler vücudun uzay içindeki yerini (baş aşağı vs.) ve hareketin yönünü belirler.

Eklemlerde ve omurgada bulunan basınç reseptörleri vücudun hangi parçasının aşağıda olduğunu ve neresinin yere değdiğini belirler.

Kaslardaki ve eklemlerdeki algılama reseptörleri vücudun hangi parçasının hareket ettiğini belirler.

Merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik) daha önceki dört sistemden gelen uyarıları işler ve sonuçta koordinasyonu sağlanmış bir algılama ortaya çıkar.

Taşıt tutmasının bulguları ve baş dönmesi, merkezi sinir sistemine diğer dört sistemden birbirine zıt mesajlar geldiğinde ortaya çıkmaktadır. Örnek olarak fırtınalı bir günde uçağa bindiğinizi düşünün ve uçağınız hava akımlarından dolayı sallanmaktadır. Fakat gözleriniz bu hareketi algılamamaktadır. Çünkü bütün gördüğünüz uçağın içidir.

Bunun sonucunda beyniniz birbiriyle uyuşmayan mesajlar almaktadır. Sizi bundan dolayı uçak tutabilir. Veya bir arabanın arka koltuğunda oturmuş kitap okuduğunuzu düşünün. İç kulağınız ve deri reseptörleriniz yolculuğun hareketini algılayacaktır. Ancak gözleriniz sadece kitabı görecektir. Bu nedenle sizi taşıt tutabilir.

Gerçek bir tıbbi örnek vermek gerekirse bir darbeden dolayı yalnızca bir taraftaki iç kulağınızın hasarlandığını düşünün. Hasarlı iç kulak normal iç kulakla aynı mesajları göndermez. Bu beyine dönme eylemiyle ilgili yanlış bilgi verir. Kişi vertigodan veya dönüyormuş hissinden şikayetçi olabilir. Bazen bulantı da görülür.

HANGİ TIBBİ RAHATSIZLIKLAR BAŞ DÖNMESİNE NEDEN OLUR?

Dolaşım

Dolaşım bozuklukları baş dönmesinin en sık nedenleri arasındadır. Eğer beyniniz yeterince kan almazsa başınız dönmeye başlar. Hemen hemen herkes yatarken aniden ayağa kalktığında birkaç defa hissetmiştir, ancak bazı insanlar sık veya kronik nedenlerden ötürü baş dönmesi şikayetlerinde bulunurlar. Bu arterioskleroz (damar sertliği) dan dolayı olur.

Bu rahatsızlık çoğunlukla yüksek tansiyon hastalarında, şeker hastalarında ve kan yağları yüksek olanlarda görülür. Bazen de kalp fonksiyonları yetersiz olanlarda veya kansızlık şikayeti olanlarda rastlanır. Bazı ilaçlar özellikle nikotin ve kafein beyne giden kan akımını azaltır. Dietteki çok miktarda tuz da kan akımının azalmasına neden olur.

Bazen dolaşımında strese, sinirlenmeye veya gerginliğe bağlı olarak bazı bozukluklar olabilir. Eğer iç, kulak yeterince kan alamazsa daha özel bir baş dönmesi durumu olan vertigo ortaya çıkar. İç kulak kan dolaşımındaki değişikliklere çok hassastır. Bu yüzden beyin için bahsedilen zayıf kan dolaşımı durumlarının hepsi iç kulak için de geçerlidir.

Yaralanma

Kafatasında meydana gelen, iç kulağı da zedeleyen bir kırık sonrasında aşırı,kısıtlayıcı bir vertigoyla birlikte bulantı ve işitme kaybı gelişir. Baş dönmesi birkaç hafta sürer. Bu süre içinde normal taraf yavaş yavaş karşı tarafın fonksiyonlarını üstlenir.

Enfeksiyon

Virüslerden örneğin soğuk algınlığına neden olanlar iç kulağı ve onun beyinle olan sinir bağlantılarını etkileyebilirler. Bu kötü bir vertigoya neden olurken işitme genellikle etkilenmez. Buna rağmen bakteriler sonucunda oluşan enfeksiyonlarda hem denge hemde işitme fonksiyonlarının bozulmasına neden olur. Baş dönmesinin şiddeti ve iyileşme zamanı kırıklarda olduğu gibidir.

Allerji

Bazı insanlar allerjik oldukları besinlerle veya havadaki parçacıklarla karşılaştıklarında baş dönmesi veya vertigo ile karşılaşabilirler.

Nörolojik hastalıklar

Multipl Skleroz, sifiliz, tümör gibi sinir sistemini etkileyen hastalıklar dengenin bozulmasına neden olur. Bunlar nadir nedenler olmasına rağmen doktorunuz muayene sırasında bunları da düşünecektir.

ARAÇ TUTMASINA KARŞI NE YAPABİLİRİM?

Her zaman vücudunuzun hareketinin iç kulağınız ve gözleriniz tarafından aynı şekilde algılanabileceği bir yerde oturun. Örnek olarak arabanın ön tarafında oturup uzak manzaralara bakabilirsiniz veya geminin güvertesi ne çıkıp ufku izleyebilirsiniz yada uçakta cam kenarında oturup dışarıyı seyredebilirsiniz. Uçak yolculukların da hareketin en az olduğu kanat üstüne denk gelen koltukları tercih edin.

Eğer araba sizi tutuyorsa kitap okumayın yada zıt yöndeki koltuklara oturmayın.

Araç tutması olan bir başka yolcuyla konuşmayın veya onu izlemeyin.

Yolculuktan hemen önce yada yolculuk sırasında keskin kokulardan, baharatlı ve yağlı yiyeceklerden uzak durun. Araştırmalar halk arasında yaygın olarak kullanılan formüllerin etkinliğini bilimsel olarak kanıtlayamamıştır.

Doktorunuz tarafından tavsiye edilen ilaçlardan birini yolculuğunuzdan önce alın. Bu ilaçlardan bazıları reçetesiz olarak da satın alınabilir. Sakinleştirici veya sinir sistemini etkileyen ilaçlar için doktorunuzun reçetesi gerekir. Bazıları hap veya fitil şeklindedir bazıları ise (scopolamine) kulak arkasına yapıştırılabilen bantlar şeklindedir.

Şunu hatırlayın: Baş dönmesi ve araç tutması olaylarının büyük çoğunluğu hafiftir ve kişi bunu kendi kendine tedavi edebilir. Ancak ağır veya giderek daha da ağırlaşan vakalar Kulak Burun Boğaz, denge ve sinir sistemi konusunda uzman bir doktor tarafından takip edilmelidir.

DOKTOR BAŞ DÖNMESİ İÇİN NE YAPAR?

Doktorunuz baş dönmesini tarif etmenizi isteyecektir. Bunun bir göz kararması mı yoksa bir hareket hissi mi olduğunu, ne kadar sürdüğünü, işitme kaybı veya bulantı ve kusma olup olmadığını soracaktır. Hangi durumların baş dönmesi oluşturduğu da sorulabilir. Genel durumunuz, ilaç alıp almadığınız, kafa travması, son zamanlarda geçirilmiş bir enfeksiyon, ve kulağınızla, sinir sisteminizle ilgili birçok soruya cevap vermek durumunda olabilirsiniz.

Doktorunuz kulağınızı, burnunuzu ve boğazınızı muayene ettikten sonra sinir sistemiyle ilgili bazı testler yapacaktır. İç kulak hem işitme hem de dengeyle ilgili olduğu için dengedeki bir bozukluk işitmeyi de etkileyecek veya bunun tersi olacaktır. Bu nedenle doktorunuz işitme testi (odiogram) isteyebilir.

Bazı durumlarda kafatasınızın röntgenini, tomografisini veya manyetik rezonans ile görüntülenmesini veya iç kulağınızı uyarmak için kullanılan sıcak veya soğuk sudan sonra göz hareketlerinizi izleyecek bir test (elektronistagmografi - ENG) isteyebilir. Bazı durumlarda da kalbinizin değerlendirilmesini veya bazı kan testlerini önerebilir. Her hasta için her test gerekmemektedir. Doktorunuzun kararı hangi testlerin gerekli olduğunu belirleyecektir. Benzer olarak önerilen tedavi de konulan teşhis ile ilişkili olacaktır.

BAŞ DÖNMESİNİ AZALTMAK İÇİN NE YAPABİLİRİM?

Ani pozisyon değişikliklerinden kaçının. Örnek olarak yatar durumdan aniden ayağa kalkmayın veya bir taraftan diğerine ani olarak dönmeyin.

Aşırı kafa hareketlerinden (özellikle yukarı bakmak) veya hızlı baş hareketlerinden kaçının.

Dolaşımı bozacak (nikotin, kafein ve tuz) ürünlerinin kullanımını azaltın.

Baş dönmenize neden olan stresden, sinirlilikden uzak durun ve allerjiniz olan maddelere maruz kalmamaya çalışın.

Baş dönmeniz olduğunda araba kullanmak tehlikeli alet kullanmak veya merdiven tırmanmak gibi zarar verebilecek aktivitelerden uzak durun.

prezervatif, kaput kondom

Kondom geri çekme yöntemi dışında erkeklerin kullanabileceği tek geri dönüşümlü yöntemdir.Dünyada yaklaşık 46 milyon çiftin düzenli olarak kondom kullandığı tahmin edilmektedir ve bu çiftlerin büyük bir kısmı gelişmiş ülkelerde yaşamaktadırlar.

Penise takılan mekanik bariyerlerle ilgili ilk bilgiler M.Ö. 1350 yıllarına dayanmaktadır. Bu dönemde Mısır’da erkeklerin süs amaçlı penil bariyerler taktıkları bilinmektedir. M.S. 1654 yılında ünlü İtalyan bilgini Fallopius ketenden yapılmış bir kılıf tanımladı. Daha sonraları hayvan barsağından yapılan bu kılıflara 18. Yüzyılda kondom adı verildi. 1800′lü yılların ikinci yarısından sonra ise sentetik maddelerden ya da kauçuktan yapılmaya başlandı ve giderek yaygınlaştı.

Etki mekanizması
Ereksiyon halindeki penis üzerine geçirilen kondom spermlerin vajinaya girişini engeller. Bazı kondomlar ise spermleri etkisi hale getiren spermisid adı verilen maddeler ile kaplanmıştır. Kondomun yırtılması halinde bu maddeler ek bir koruma sağlayabilir. Ayrıca bir kısım kondomlarda silikon jel ya da pudura ile kaplanarak kayganlaştırılmışlardır.

Etkinlik
Kondom gebeliği önlemde oldukça etkili bir yöntemdir. Teorik olarak etkinliği % 98 olmakla beraber olağan kullanıcılarda bu oran % 88′e düşmektedir. Etkinliğin kulanıcı düzeyinde azalmasının en önemli sebebi her ilişkide kondom kullanma alışkanlığının edinilmemiş olmasıdır.

Kondomların spermisidlerle birarada kullanılmasını tavsiye edenler olduğu gibi, bu maddelerin kondomların daha kolay yırtılmalarına neden olduğunu ileri sürenler de vardır.

Herhangi bir spermisid madde içermeyen kondomların yırtılma olasılığı 161 ilişkide 1 olarak hesaplanmıştır.

Diğer yararları nelerdir ?
Kondomların gebelikten koruma dışında çok önemli bir yararı daha vardır:
AIDS ve diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı koruma

Avantajları
Kondom özellikle evli olmayan ya da birden fazla kişi ile ilişkisi olan kadın ya da erkeklerde en uygun yöntemdir. Kolay temin edilmesi, ucuz ve etkili bir yöntem olması, bazı erkeklerde ereksiyonun daha uzun sürmesine yardımcı olması, bazı kısırklık olgularında kadın vücudunda spermlere karşı bağışıklık cevabının gelişmesine engel olması, enfeksiyon riskini azaltarak ilerideki doğurganlığın korunmasına yardımcı olması ve erken dönem rahim ağzı kanserini önlemesi avantajlarıdır.

Dezavantajları
Erkekte duyarlılığı azaltması, zaman zaman cinsel ilişkiyi bölmesi ve nadiren de olsa sentetik materyale karşı alerji gelişmesi dezavantajlarıdır

Prezervatif

Prezervatif

Kondom iliski öncesi erkegin sertlesmis penisine takilan, latexten yapilan ince ve esnek bir kiliftir.

Gebeligi nasil önler?

Kondom spermlerin hazneye ve oradan da rahime ulasmasini engelleyerek gebeligi önler. Kondom ile korunan çiftler her iliskide kondom kullanmalidir.

Ne kadar etkilidir?

Dogru ve her iliskide yeni bir adet kullanildiginda %97 oraninda gebelikten korur. Kondom diger modern yöntemler gibi,geri çekme gibi geleneksel yöntemlerden daha etkilidir.

Kondomun yararlari

Kondom AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulasan hastaliklara karsi koruyucudur.
Kondom kullanmak için muayene olmak ya da reçete gerekmez.
Yan etkisi yoktur. Herkes kullanabilir. (Kondomun yapisindaki maddelere duyarliligi olanlar disinda)
Kondom cinsel iliskinin uzamasini saglar. Erken bosalmanin önlenmesine yardimci olabilir.
Servikal kanserin önlenmesine yardimci olabilir.

Kullanacak kisilere uyarilar

Her cinsel iliskide yenisini kullaniniz.
Kondom sertlesmis penise hazne ile temas etmeden önce uygulanmalidir. Uç kisminda meninin birikmesi için küçük bir bosluk birakilir.
Iliskiden sonra erkek penisini geri çekerken kondomu çevresinden tutmalidir. Böylece meninin hazneye dökülmesi önlenir.
Kondom kayganlastirmak için yag, krem veya vazelinli jellerle birlikte asla kullanilmamalidir. Bu ürünler kondomu eritip yirtilmasina yol açar.
Spermisit jelleri veya suya dayanikli kondom kayganlastirici kremleri kullanabilirsiniz.
Kuru sürtünme kondomun yirtilmasina neden olabilir. Hazne kayganlasmis olmalidir.
Eger kondom yirtilirsa veya  hazneden çikarsa hemen koruyucu krem veya jel uygulanmalidir.
Kondomu evinizde karanlik, serin ve rutubetsiz bir yerde saklayiniz.

Çiftlerin kondom ile spermisitleri birlikte kullanmalari tesvik edilmelidir. Bu durum dogum kontrol yöntemi olarak etkinligi artirir ve AIDS dahil cinsel yolla bulasan hastaliklara karsi koruma saglar.

9 ay

Hamilelik her anne adayının ve onunla birlikte eş ve diğer aile bireylerinin kat ettikleri 9 aylık uzun bir maratondur. Bu uzun sürecin ardından aileye katılan yeni bireyle hayatlar değişir, gündeme yeni planlar gelir. Anne adayları fizyolojik değişikliklerle karşılaşır. Hamilelik her kadının en özel zamanlarından biridir. Hamilelik bir hastalık değil keyifle geçirilmesi önerilen bir süreçtir.

Yumurtlama ile gerçekleşen yumurta ve spermin birleşmesi ile oluşan hücre düzeyindeki bebek, anne rahmine yerleşir yerleşmez değişimler başlar. Birçok kadın bu değişimin farkındadır. Kadınların adet gününde gecikme olmadan laboratuarlara koşup erken testler yaptığına şahit oluyoruz.


İLK ÜÇ AY

Hamileliğin ilk 10 haftasında kadın vücudunda hâkimiyet progesteron hormonundadır ve anne adayları bu değişimi yaşarar. Aşırı halsizlik, uyku hali, kiloda değişme olmasa bile karında şişkinlik, göğüslerde gerginlik, sabah bulantıları ve iştahta değişmeler görülür. Belki de içgüdüseldir ama birçok kadında bu dönemde cinsel hayattan uzak kalma eğilimi vardır. Anne rahminde ise hızlı bir değişim vardır. Mikroskobik olan bebekte yaklaşık döllenmenin 22. gününde kol ve bacak çıkıntıları meydana gelir, damarlar , kalp oluşur ve atmaya başlar. Beyin ve omurilik de oluşmaya başlar. İşte bu dönemde gelecek bir bireyin temelleri atılmaktadır. Bu nedenle anne adayının bu dönemde folik asit alması önemlidir. Döllenme sonrası 17. günden itibaren başlayıp yaklaşık 59. güne kadar devam eden bu hızlı gelişim sürecinde bebeği dışarıdan alınacak ilaçlara ve diğer toksik maddelere karşı en duyarlı dönemdir. Bu nedenle alınacak her ilaç doğum uzmanına danışılarak alınmalıdır. Adet gecikmesinin ilk haftalarında mutlaka ultrasonografi ile hamilelik varlığı kanıtlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki hamileliklerin 1/150’si dış gebeliktir ve ihmal edildiğinde acil operasyon gerektiren bir durumdur. Erken saptanan dış gebeliklerde ise operasyona gerek kalmadan ilaçlarla sonlandırmak mümkündür.

Hamileliğin ilk 3 ayı sonunda bebeğin tüm organları oluşmuştur ve minyatür bir insan plasenta yoluyla beslenerek hızla büyümektedir. Ultrasonografi ile bebeğin tüm organları izlenebilir ve anomali taraması yapılabilmektedir. 11–14 haftalar arasında ikili test veya Down sendromu tarama testi yapılmalı ve risk grubunda olan anne adayları kromozom testi için bilgilendirilmelidir. 3 ay içinde kan sayımı ve enfeksiyon testleri yapılmaktadır. Anemi saptanan anne adaylarında demir eksikliği ile Akdeniz anemisi ayrımı yapılmaktadır. Demir ve multivitamin kullanılması önerilmektedir. İlk 3 aydan itibaren annelerin sigara ve alkol kesinlikle almamaları gerekir. Düzenli beslenme ve öğünlerin atlanmaması önemlidir. Çiğ et ve ürünleri yenmemelidir.

3 ay sonunda göğüslerdeki gerginlik dışında diğer sıkıntılar azalmakta ve nadiren bulantılar ve kusmalar birkaç hafta daha devam etmektedir. Ultrasonografi ile bebeğin cinsiyeti görülebilir.

İKİNCİ 3 AY

İkinci 3 ayda anne adayları daha rahat bir dönem geçirirler. Rahmin büyümesi ile karında büyüme belirgin hale gelmeye başlar. Bebek büyümektedir ve tüm organlar tamamlanmıştır. 16 ile 18 haftalar arasında bebek hareketleri hissedilmeye başlanır. Bebeğin bu dönemde ultrasonografi ile detaylı incelenmesi yapılır. Bu dönem var olan anomalilerin net görüldüğü dönemdir. Özellikle 20 hafta civarında kalp ile ilgili anomaliler saptanabilmektedir. Eğer kromozom testine karar verildiyse 16 ile 18 haftalar arasında amniyosentez uygulanır.

İkinci 3 ayda anne adaylarının haftada 500 gr civarında kilo artışı normaldir. İştahta belirgin bir artış görülmektedir. Karında ve göğüslerde çatlakları azaltmak ve engellemek için kremler sürülmeye başlanmalıdır. Bebek hareketleri 6. aya doğru daha sert olarak hissedilir. Dışarıdaki seslere tepki verebilir ve artık var olduğunu hissettirmeye başlamaktadır. Baba adayları da dışarıdan bebeğin tekmelerini hissedebilirler. Anne adaylarının bu dönemden itibaren düzenli yürüyüşler yapması ve hamilelik egzersizlerini yapması önerilmektedir. Özellikle su bol tüketilmeli, tuz ile baharat mümkün olduğunca kontrollü kullanılmalıdır. Ayrıca önceden giyilen elbiseler daralmaya başladığından hamilelik elbisesi ihtiyacı doğmaktadır.

SON 3 AY

Son 3 ayda bebek artık tamamen gelişmiştir.Organlar her geçen zamanla dışarıdaki hayata uyuma hazırlanmaktadır. Akciğerlerde sürfaktan adı verilen madde üretilmeye başlar. 24 ile 28. hafta arasında hamilelikte şeker hastalığı tarama testi yapılmalıdır. Ayrıca bu haftalarda rahim damarlarının doppler incelenmesi yapılmaktadır. Eğer rahim damarlarında “notch” saptanırsa sonraki zamanlarda bebekte gelişme duraklaması veya hamilelik hipertansiyonu olasılığına karşı düşük doz aspirin verilebilir. Kontroller sıklaştırılır ve 2 haftalık aralıklarla yapılır. Son 5–6 hafta ise haftalık kontroller gereklidir. Son haftalarda özellikle bebeğin kilo alışı ve sağlığı ile ilgili testler yapılmaktadır. NST, biyofizik profil ve doppler ile bebeğin sağlıklı olup olmadığı tetkik edilmektedir.

Özellikle 32 haftadan itibaren bebek ağırlığı hızla artmaktadır ve haftada 200 gram civarında kilo artışı olmaktadır. Bebeğin amniyos sıvısı da en yüksek düzeydedir. Bebek hareketleri çok sertleşmiştir ve bazen anne adayının canını da acıtmaktadır.

Bununla birlikte rahimde erken kasılmalar olabilmektedir. İkiz veya üçüz gibi çoğul hamileliklerin çoğunda bu dönemde doğum olmaktadır. Eğer imkân varsa erken doğum kasılmaları saptandığında durdurulması için ilaçlar verilmekte ve doğum ihtimaline karşın bebeğin hazır halde olabilmesi için kortizon türevi iğneler yapılmaktadır. Bu dönemde doğum yapılacak hastane seçimi yapılmalıdır. Eğer erken doğum bekleniyorsa bebek yoğun bakım imkânlarının iyi olan hastane seçimi bebek için hayat kurtarıcı olmaktadır.

Son 3–4 haftada anne adayının kilo alışı durmaktadır. Hatta son haftalarda birkaç kilo bile verilebilir. Sebebi ise plasentanın yaşlanması ve geriye dönüşümün başlamasıdır.

36. haftadan itibaren doğum kasılmaları başlamışsa ve düzenli aralıklarla geliyorsa doğum doktoru bilgilendirilmelidir. Bu durumda muayene ile rahim ağzı açıklığı kontrol edilir. Doğumun başladığına karar verildiyse doğum servisine yatış yapılarak bebeğin dünyaya gelişi beklenir. Eğer önceden sezaryen ile doğum yapılmışsa, bebek makat geliş ise veya başka bir nedenle doğum hekimi sezaryen kararı vermişse doğum belirtileri ile birlikte sezaryen gerçekleştirilir. Doğum yapacak anne adaylarının unutmaması gereken en önemli konu, vaginal doğum için veya sezaryen için hastaneye gidiliyorsa kesinlikle bir şey yenmemesi gerektiğidir. Son dakikada atılan lokmalar bazen anestezi için ciddi riskler teşkil edebilmektedir.

gebelikte rh uygunsuzluğu

nne ve bebek kan dolaşımı birbirinden bağımsızdır. Normalde bebeğin ve annenin kanları birbirlerine karışmazlar. Plasenta yolu ile oksijen karbondiyoksit , aminoasit gibi bir çok maddenin değişimi söz konusudur.

Annenin kan grubu Rh(-) , babanın kan grubu ise Rh(+) ise en az %50 oranında bebeğin kan grubunun Rh (+) olma ihtimali vardır.

Daha önceki gebelik sırasında, düşük veya kürtaj esnasında veya şimdiki gebelik sırasındaki düşük tehtidi gibi bir neden ile Rh(+) bebeğin kanı annenin kan dolaşımına karışırsa , annede kendisi için yabancı olan bu kan grubuna karşı savunma hücreleri (antikor) gelişir ve bu antikorlar plasenta yolu ile tekrar bebeğe dönerek, bebeğin kan hücrelerini (eritrosit) yok etmeye başlarlar. Dolayısı ile bebekte kansızlık (anemi) ve bu tablonun devam etmesi sonucu bebeğin anne karnında ölümüne kadar gidebilen bir tablo ortaya çıkar. Bu tablonun kesin tedavisi doğumdur. Doğuma kadar geçecek süre zarfında bebek kansızlıktan ölmesin diye anne karnındaki bebeğe zaman zaman kan vererek , zaman kazanılır. Bu işlemin bu konuda tecrübesi olan kadın doğum hekimleri (perinatolog) tarafından yapılmasını öneririm.

hipertansiyon ve gebelik

Gebelik sırasında ortaya çıkan hipertansiyon (preeklamsi) hem anne hem de anne karnında ki bebeğin sağlık durumunu etkileyen bir hastalıktır. Genellikle gebelik sürecinin ikinci yarısında ortaya çıkar. Tansiyon yüksekliğine , idrar ile protein kaybı ve vucutta ödem oluşumu eşlik eder. Tansiyon yükseldikçe ve idrar ile protein kaybı arttıkça tablo ağırlaşır. Tablonun ağırlığına bağlı olarak bazı gebelerin hastaneye yatırılması gerekebilir. Tansiyon yükselmesini kontrol altına alıcı ve eklamsi gelişmesini önlemek amacı ile koruyucu amaçlı ilaçlar kullanılmaya başlanır. Kontrol altına alınamayan olgularda, eklamsi adı verilen kasılma ve kısa süreli şuur kaybının görüldüğü epilepsiye benzer(sara nöbeti) bir tablo da gelişebilir. Özellikle ağır preeklamsinin ve eklamsinin tedavisi doğumdur. Burada ki en önemli sorun, doğum zamanlamasıdır. Bazı olgularda tablonun ağırlığı bir an önce doğumun gerçekleştirilmesi zorunlu kılar iken, bebek doğurtulacak olur ise dış ortamda yaşayacak kadar gelişimini tamamlamamış olabilir. Bu tip olgularda doğum mutlaka , doğum sonrası bebeğe yoğun bakım şartlarının verilebileceği bir hastanede yapılmalıdır. Tansiyon yüksekliği bir damar hastalığı olduğundan, aynı hasar plasenta damarlarında da oluşur. Bunun sonucu olarak bebeğe giden kan akımında bir azalma meydana gelir ve doğum ağrıları başalamadan veya çoğu zaman ağrılar başladıktan sonra , bebek kalp atımlarında düşme (akut fetal distres) ortaya çıkabilir. Bu durum bebeğin yaşamaını tehtit eden bir tablodur ve çoğu kez sezaryen ile doğum gerçekleştirilir.

erken doğum

Doğum eyleminin 36. gebelik haftası tamamlanmadan önce başlamasına erken doğum tehdidi (EDT), eylemin bebeğin doğumuyla sonuçlanmasına preterm (zamanından önce) doğum ya da erken doğum adı verilir. Zamanından önce doğan bebek prematüre (olgunlaşmamış) olarak adlandırılır.

Tüm gebeliklerin yaklaşık %8′i erken doğum ile sonuçlanır. Prematüre bebekte organ sistemleri ve özellikle de akciğerler tam olarak olgunlaşmamıştır ve bu nedenle erken doğum, bebeğe yoğun bakım uygulanmasını gerektiren ve/veya bebeğin doğumdan sonra erken dönemde ölümüne yolaçan nedenler  arasında en ön sırada yer alır. Erken doğum eylemi tanısı erken konursa durdurulabilir. Bu yüzden her anne adayının erken doğum tehdidi hakkında bilgi sahibi olması ve belirtilere karşı duyarlı olması önemlidir.

Doğum eylemi neden erken başlar?

Doğum eylemi çoğu durumda kendi kendine başlar. Anne ve/veya bebek hayatının tehlikede olduğu durumlarda ise doktor tarafından erken doğum kararı verilir ve induksiyon (suni sancı) ya da sezaryen yolu ile doğum gerçekleştirilir.

Doğum eylemini erken başlatan çok sayıda etken vardır. Bunlar arasında en etkili olanlar çoğul gebelik ve polihidramniyostur (bebeğin sıvısının normalden fazla olması) Bu iki durum uterusun kapasitesinden daha fazla gerilmesine ve bu büyük yükten “kurtulmak için” miyad dolmadan kasılmasına yolaçabilir. İkiz gebelikte doğumun tekil gebeliklerden daha erken başlaması kuraldır ve bazı durumlarda eylem 36. haftadan önce başlayabilir.

Suların miyad dolmadan gelmesi, yani erken membran rüptürü (EMR) de doğum eylemini başlatan diğer bir etkendir. Suların gelmesiyle açığa çıkan bazı maddeler ve olaya eklenen enfeksiyon erken doğum eylemini tetikler.

Genital sistem enfeksiyonları (özellikle B grubu streptokoklarla meydana gelen enfeksiyonlar, bakteryel vajinozis ve trikomonaslara bağlı vajinit, klamidyalar, anaerob bakteriler, ureoplasma ve mikoplazmalarla oluşan enfeksiyonlar ) ve üriner sistem (idrar yolları) enfeksiyonları erken doğum eylemini başlatabilir.

Placenta previa (plasentanın doğum kanalını kapatması), ablatio placenta (plasentanın erken ayrılması) gibi durumlarda da doğum eylemi daha erken başlayabilir.

Anne adayının beslenmesinin yetersiz olması, sosyoekonomik seviyesinin düşük olması, yaşanılan coğrafi bölgenin özellikleri, anne adayında ciddi anemi (kansızlık), sigara kullanımı gibi etkenler de doğum eylemini başlatmada etkili olabilmektedir.

Doktor kararıyla gerçekleştirilen erken doğum:

Tüm erken doğumların yaklaşık %30′luk kısmı doktor kararıyla gebeliğin sonuçlandırılması şeklinde gerçekleşir.

Anne hayatının tehlikede olduğu her durumda bebeğin olgunlaşma derecesine bakılmaksızın doğum indüksiyon (suni sancı) ile ya da sezeryan uygulanarak gerçekleştirilir. Gebeliğin devamının sakıncalı olduğu ağır preeklampsi, eklampsi, HELLP sendromu gibi durumlar, anne adayının ağır kalp hastalığının olması, ya da kanamalı placenta previa ve ablatio placenta bu duruma örnek olarak verilebilir.

Fetusun uterus içinde yaşamaya devam etmesinin sakıncalı olduğu durumlarda da doğum gerçekleştirilir. Bunun en iyi örneği fetal distres gelişmesidir. Ağır fetal distres gelişmesi durumunda bebek ölmeden ya da asfiksi gelişmeden önce gerekirse sezeryan ile doğum acil olarak gerçekleştirilir ve bebeğe gerekli tedavi yapılır.

Doğum eylemini başlatmak amacıyla uygulanan indüksiyon anne adayına uterus kasılmalarını sağlamak amacıyla damar yoluyla serum içinde oksitosin hormonu verilmesinden ibarettir. İndüksiyon öncesi serviks olgunlaşmasına bakılır ve olgun olmayan serviksin olgunlaşmasını sağlamak amacıyla bölgeye jel ya da toz şeklinde prostaglandin uygulanır. Serviks olgunlaştıktan sonra indüksiyona geçilirse indüksiyonun başarıya ulaşma şansı (doğum eylemini başlatma şansı) çok yüksektir. Doğum eylemi indüksiyon ile başlatıldığında sonuç alınamazsa sezaryen ile doğum yolu seçilir. Çok acil durumlarda (aniden gelişen fetal distres gibi) indüksiyon denenmeksizin direkt olarak sezaryen ile doğum gerçekleştirilir.

Hangi anne adayları risk altındadır?

Görünürde obstetrik (gebelikle ilgili) ya da tıbbi hiçbir problemi olmayan, düzenli antenatal kontrollere devam eden bir anne adayının erken doğum yapma riski düşüktür.

Daha önce erken doğum yapmış olan ya da erken doğum tehdidi nedeniyle tedavi görmüş olan anne adayları mevcut gebelikte risk altındadır. Bir kez erken doğum yapmış olan anne adayında bu durumun sonraki gebeliklerde tekrarlama riski %25-50 arasındadır.

Tekrarlayan düşükleri ve özellikle de ikinci trimester düşükleri olan anne adaylarında erken doğum riski artmıştır.

Uterusta şekil bozuklukları olan anne adaylarında (çift uterus, uterus bicornis, uterus içinde septum gibi) risk artmıştır.

Servikste doğuştan varolan bozukluklar, ya da servikse uygulanan cerrahi bir müdahale sonucu (konizasyon gibi) ortaya çıkan serviks yetersizliği olan anne adaylarında risk artmıştır.

Mevcut gebeliği çoğul olan anne adaylarında, polihidramniyos tanısı konmuş olan anne adaylarında risk artmıştır.

Mevcut gebelik esnasında karın ameliyatı (apandisit, ya da over kisti ameliyatı gibi) geçirmiş olan, uterus miyomları olan (özellikle çok sayıda miyomu olan, gebelik esnasında myomları büyüme gösteren ya da baştan beri büyük myomları olan) anne adaylarında erken doğum riski artmıştır.

Bu temel risk faktörleri dışında birinci trimester sonrası ortaya çıkan kanaması olan, ağır işlerde çalışan (ağır kaldırılması gereken işler, çok uzun yürüyüş gerektiren işler), sigara içen (özellikle günde 10 adet ya da daha fazla içen) anne adaylarında risk artmıştır.

Kısa sürede aşırı kilo kaybı, ateşli hastalık geçirilmesi, ileri derecede fiziksel ya da ruhsal stres (yorgunluk), gebe kalındığında 18 yaş altında ya da 40 yaş üstünde olmak, gebe kalınan dönemde vücut ağırlığının 50 kilogramdan düşük, boyun 150 cm’den kısa olması, anemi (hematokrit<34), gebelik esnasında idrar yolu enfeksiyonu geçirmek, bir yaşından ufak bebeği olmak, çok düşük sosyoekonomik bir çevrede yaşamak, evde iki ya da daha fazla sayıda ufak çocuğu bulunmak ve eşinden ayrı olmak da kesin olmamakla beraber erken doğum riskini artırabilen diğer etkenlerdir.

Erken doğum eylemi nasıl belirti verir?

Doğum eyleminin zamanından önce başlaması başta uterus kasılmaları olmak üzere anne adayı tarafından farkedilebilen çok çeşitli belirtiler verir. Bu belirtilerin her anne adayı tarafından bilinmesi gereklidir.

Erken doğumun gerçekleşmesi için temel şart uterus kasılmalarının olmasıdır. Kasılma olmadan serviks açılmaz. Kasılmalar bazı gebelerde kendini ağrıyla belli ederken bazı gebelerde hiç bir ağrıya yol açmayabilir.

Kasılmaların anne adayı tarafından saptanması:

Kasılmalarınızın olup olmadığını anlamak için avucunuzun içini karnınıza hafifçe dokundurunuz. Avucunuzun altında uterusun “toplanıyor” hissi yaratması kasılma belirtisidir. Bu esnada ağrı duyulması şart değildir. Bu kasılmaların sıklığını ve süresini ölçünüz. Saatte dört kez ya da daha sık ortaya çıkan kasılmalarda mutlaka doktorunuza haber veriniz.

Diğer belirtiler:

Erken doğum tehdidinin diğer önemli belirtileri arasında pelviste dolgunluk hissi, adet sancısına benzer kramp tarzı ağrılar, pozisyon değiştirmekle geçmeyen belağrıları, vajinal akıntının artması ya da niteliklerinin değişmesi (daha müköz, daha sulu ya da kanlı akıntı ortaya çıkması), ishalle beraber olan ya da tek başına ortaya çıkan barsak krampları yeralır. Bu durumda yine kasılmalarınızı elle kontrol ediniz. Bu belirtiler kasılma olmadan tek başlarına bir anlam taşımazlar. Ancak bu belirtilerden biri varsa ve kasılmalarınızın olup olmadığından emin değilseniz yine doktorunuza başvurmalısınız.

Erken doğum tehdidi tanısı nasıl konur?

Gerçek Erken Doğum Tehdidi (EDT) tanısını koymak her zaman kolay değildir. Gerçekte EDT olmayan bir anne adayına EDT tanısı koymak anne adayının yan etkileri ciddi olabilen ilaçlarla tedavi görmesine ve uzun süreler hastanede yatmak zorunda kalmasına yol açar. Aksine EDT olan adayına tanının konamaması ise prematüre bir bebeğin doğumuyla sonuçlanır. Prematüre bebek ise yoğun bakım gerektirecek durumlarla ve hatta ölüm riskiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle çok hassas davranılmakta ve muhtemelen gerektiğinden daha fazla sayıda olguda EDT tanısı konmaktadır. EDT şüphesinde anne adayının risk faktörlerinin ve klinik bulgularının dikkatlice değerlendirilmesi gereksiz yere EDT tanısı konan olguların sayısını azaltabilir.

İlk incelemeler:

Kasılmalarla başvuran bir anne adayında vajinal kanama yoksa ilk yapılacak inceleme genel anamnez ve gebelik muayenesi sonrası steril vajinal tuşedir. Vajinal tuşe yapılmadan hemen önce servikse spekulum yerleştirilerek vajinanın derinliklerinden sıvı örneği alınır. Bu alınan sıvıda pH ölçümü yapılarak erken membran rüptürü (EMR) araştırması yapılır. Bu inceleme önemlidir zira erken doğumların bir kısmı gebe tarafından farkedilen ya da farkedilmeyen EMR sonrası başlayabilir. Tüm gebelere yapılan rutin incelemeler (tam kan ve tam idrar tetkiki, idrar kültürü) dışında gerekirse gonore, B grubu streptokok ve klamidya için vajinal kültür alınır.

Tuşede serviks açılması belli bir seviyenin üzerindeyse (yaklaşık dört cm.) EDT tanısı kesindir. Bu açıklıkta ilaç tedavisiyle doğum eylemini durdurma şansı olmadığından doğum eylemi kendi seyrine bırakılır. Doğumun prematüre bebeğe yoğun bakım olanaklarının olduğu bir hastanede gerçekleşmesi gerekir.

Tuşede serviks açılması varsa ve açıklık dört cm. altındaysa, servikste silinme (incelme) varsa kasılmalar takip edilir. Bu amaçla ya elle kasılma takibi yapılır ya da kardiyotokografi cihazından faydalanılır. Yapılan 20 dakikalık incelemede dört ya da daha fazla sayıda kasılma saptanması durumunda EDT tanısı kesindir. Anne adayı hastaneye yatırılır ve tokoliz (doğum eylemini durdurma) tedavisine başlanır.

Kasılmalarla başvuran ve takipte etkin kasılmaları olan ancak serviks bulguları çok hafif ilerleme gösteren olgular tanıda problem yaratır. Bu durumda tanıyı kesinleştirmek için hastanede takip yapılır. Anne adayı sol yanına yatırılarak damar yolu açılır ve sıvı verilir. İki sattlik aralarla yapılan tuşelerden herhangi birinde serviksteki değişiklik ilerliyorsa EDT tanısı kesindir ve tokoliz tedavisi başlanır. Servikste değişiklik saptanmadığı sürece tuşelere iki sattlik aralıklarla devam edilir. Değişme oluştuğu anda tokoliz başlanır. Bu takip kasılmalar durana kadar devam eder. Değişme olmazsa kasılmalar kendi kendine durana kadar takip devam eder.

Erken doğum tehdidi nasıl tedavi edilir? (Tokoliz (doğum eylemini durdurma) tedavisi)

Şartlar uygun olduğunda erken doğum eylemini durdurmak ve bebeğin büyümesi için zaman kazanmak mümkündür. Ancak kullanılan ilaçlar (ritodrin ve magnezyum sülfat gibi) yanetkileri ciddi olabilen ilaçlar olduğundan erken doğum tanısının doğru konması ve tedaviyi alması sakıncalı ya da gereksiz olabilecek anne adaylarının belirlenmesi önem kazanır.

Bu amaçla erken doğum tehdidi konan anne adayının rutin antenatal tetkikleri yapılır, ultrason ile gebelik haftası belirlenir ve anomali araştırması yapılır. 28 haftanın üzerindeki gebeliklerde kardiyotokografi cihazı ile fetusun iyilik hali ve kasılmaların seyri değerlendirilir. Tokoliz tedavisinin başarısız olma olasılığı göz önünde bulundurularak tedavi mutlaka prematüre doğan bir bebek için yoğun bakım şartlarının bulunduğu bir hastanede yapılır.

Kanaması olan ve kanamasının nedeni tam belirlenemeyen, ablatio placenta şüphesi olan, koryoamnionit bulguları olan, bebeği ölü olan, bebeğinde gelişme geriliği olan, bebeğinde yaşamla bağdaşmayan anomalisi olan (anensefali gibi), fetal distres bulguları olan anne adaylarında erken doğum bulguları olsa da tedavi başlanmaz.

36. gebelik haftasını tamamlamış olan anne adaylarında ve serviks açıklığı dört santimetre ve üzerinde olan anne adaylarında da doğum kendi seyrine bırakılır.

Tokoliz uygulanması:

Tokolizde uterusun kasılmalarını durdurmaya yönelik farklı ilaçlar kullanılır. En sık intravenöz yolla (damardan) ritodrin ve magnezyum sülfat kullanılır.

Ritodrin kasılmaları etkin bir şekilde durdurabilmesi yanında kalp ve metabolizma üzerine önemli etkileri olabilen bir ilaçtır. Anne adayında hipertansiyon, kalp hastalığı ve ciddi hipertiroidi durumunda kullanılmaz. Kan şekerini yükseltici etkisi nedeniyle diabetlilerde çok dikkatli kullanılır. İkinci seçenek olarak kullanılan magnezyum sülfat preeklampsi tedavisinde de kullanılan ve kendine özgü ciddi yanetkileri olabilen bir ilaçtır. Özellikle çoğul gebeliklerde, anemisi olan gebelerde, tokoliz uygulamasının sakıncalı olduğu durumlarda yapılan uygulamalarda, kalp hastalığı olan anne adaylarında, tanısı konamamış koryoamniyonit ya da ablatio placenta varlığında, yaşı ileri olan (35 yaş üzeri) anne adaylarında, intravenöz tedavinin 24 saatten daha uzun sürmesi durumunda ilaca bağlı ciddi yanetkilerin ortaya çıkma olsılığı artar.

Tedavi esnasında anne adayının tansiyon, nabız, ateş gibi yaşamsal bulguları kontrol altında tutulur.

Kasılmalar tümüyle durduktan sonra tedaviye 12 saat daha devam edilir ve kasılmaların bittiğinden emin olunduğunda intravenöz uygulamaya son verilerek aynı ilacın ağızdan alınan tablet şekliyle tedaviye geçilir. Muhtemel bir tedavi başarısızlığı ve erken doğum olasılığı gözönünde bulundurularak fetusun akciğerlerinin olgunlaşmasını hızlandırmak amacıyla anne adayına steroid içerikli ilaç enjeksiyonu yapılır.

Tokoliz tedavisine son verilmesi:

Tokoliz tedavisi şartlar elverdiği sürece 36. gebelik haftasına kadar devam ettirilir ve bu süre içerisinde anne adayı hastanede sıkı takip altında tutulur.

Tokoliz tedavisine rağmen kasılmaların durmaması ve serviks değişikliklerinin ilerlemesi durumunda tedavi başarısız kabul edilerek kesilir.

36. gebelik haftası bittiğinde artık bebek olgunlaşmış kabul edildiğinden tedavi kesilir ve anne adayı evine gönderilir. Doğum eylemi başlamadığı sürece haftalık rutin antenatal kontrollerine gelmesi önerilir.

Tedavi seyrinde haftalık steroid enjeksiyonuna devam edilir. Haftalık yapılan amniyosentezlerle elde edilen amnios sıvısında akciğer olgunlaşma testleri uygulanır. Test sonucu akciğerlerin olgunlaştığı saptanırsa tedavi kesilerek anne adayı evine gönderilir. Olgunlaşma yoksa tokoliz tedavisi ve haftalık amniyosentezlere devam edilir.

Amniyosentez ile akciğer olgunlaşmasını değerlendirme olanağı yoksa, ya da amniyosentezde akciğerler olgunlaşmamış bulunursa tedavi 36. gebelik haftasına kadar devam eder.

Tedavi genellikle baştan sona kadar hastanede uygulanır. Ancak bilinçli hastaların tedavilerine evde sürdürmelerine izin verilebilir. Evde tedavisi uygun görülen anne adaylarının kullandıkları ilaçların yanetkilerine karşı hassas olmaları gerekir. Bu anne adaylarına elle kasılma takibi öğretilir ve EDT belirtileri ortaya çıktığında hemen başvurmaları öğütlenir.

EDT tedavisinde ilaç kullanımı yanında istirahat edilmesi de çok önemlidir. Yeterli beslenme ve özellikle yaz aylarında yeterli sıvı alınması çok büyük önem taşır.

Erken doğum Tehdidi ve Erken Doğumun Önlenmesi mümkün müdür?

Düzenli olarak antenatal kontrollere gidilmesi ve bertaraf edilebilen risk faktörlerinin saptanarak giderilmesi (anemi, idrar yolu enfeksiyonları, serviks ve vajinadaki enfeksiyonlar gibi) EDT riskini azaltabilir. EDT açısından yüksek risk altında olan anne adaylarının daha sık antenatal kontrollere gitmesi gerekir.

Emzirme

İlk sütün sarımtırak renkte olmasına karşın olgun süt beyaz ve inek sütünden daha sulu görünümdedir, rengi mavimsi bile olabilir. Bebek büyüdükçe anne sütünün rengi değişir. Bunun nedeni bebek büyüdükçe ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde sütün içeriğinin değişmesidir.

SÜT YAPIMININ DEVAMLILIĞI NASIL SAĞLANIR?Emzirmede bebeğin ağzı annenin meme ucu çevresini sıkıştırır, bu baskı ile uyarılan sinirler beyinde prolaktin yapımı ile görevli olan bölgeye haber götürürler. Bu haberler prolaktin salgılanması için emir olur. Ne kadar çok haber iletilirse, o kadar çok prolaktin yapılır. Bebeğin her beslenmesinde sinirler yoluyla gönderilen uyarılar annenin beynine iletilir. Beyinden prolaktin salgılanarak memeye kan yoluyla iletilir ve memede süt yapımı uyarılır.

DAHA ÇOK EMZİRME = DAHA ÇOK UYARI = DAHA ÇOK SÜT YAPIMI demektir. Bebek ne kadar çok emerse, anne o kadar çok süt üretir.

BEBEK MEMEYE NASIL YERLEŞTİRİLMELİDİR?

İlk günlerde bebeği yatarak emzirmek anne için daha rahat olabilir. Bu durumda bebek yan yatmış olan anneye dönük yatırılır. Anne serbest kolu ve eli ile bebeği memesine yaklaştırabilir. Annenin ve bebeğin arkasının birer yastıkla desteklenmesi bebeğin yerleşmesine yardımcı olur. Eğer anne oturarak emziriyorsa, dik oturmalı ve hafifçe eğilmeli, ancak kucağı düz olmalıdır. Bunun için gerekirse ayaklarının altına bir tabure konabilir. Bebeği rahatça tutması için annenin arkası veya kolları yastıkla desteklenebilir. Bebeğin anneye yaklaşması için annenin kucağına da bir yastık konulabilir.

BEBEK NASIL EMER?

Eğer bebek memede uygun biçimde tutulmuyorsa iyi ememez ve annenin meme başları zedelenip acıyabilir. Bebeğin iyi emmesi için ağzıyla yalnız meme ucunu değil, etrafındaki kahverengi alanı da kavraması gerekir. Bebek memeye yaklaştırılırken, ağız mümkün olduğunca açık olmalı ve çene memeye dayanmalıdır. Bebeğin ağzını iyice açması için anne meme ucunu bebeğin alt üst dudaklarına değdirmelidir. Eğer bebek memeyi doğru olarak kavramışsa her emme işlemi sırasında çenesinin, bazen de kulaklarının hareket ettiği görülür. Bebek sürekli emmez. Kuvvetli emme hareketlerinden sonra kısa dinlenme aralıkları olur. Emerken şapırtı sesi duyulması ya da yanakların içeri çekilmesi genellikle bebeğin yalnızca meme ucunu emdiğini ve ağzıyla yeterince meme dokusunu kavramamış olduğunu gösterir. Meme ucunu emmekle bebek beslenemez.

BEBEKLER HANGİ SIKLIKTA BESLENMELİDİR?Beslenme sıklığı bebekten bebeğe değişir. Bebek her istediğinde emzirilmelidir. Bebek ağzını açarak, aranarak, sonunda da ağlayarak açlığını belli eder. İlk aylarda bebek uyandığında genellikle açtır ve emzirilmek ister. İlk haftalarda emzirme aralıkları bir saat, iki saat gibi çok kısa olabilir. Her emzirme sonrası memede yapılan süt miktarı biraz daha artacağından, zamanla beslenme aralıkları uzayacaktır.

BEBEK YETERLİ SÜT ALIYOR MU?

Her anne, sütünün bebeği için yeterli olduğundan emin olmak ister. Bebeği çok ağlıyorsa, az uyuyorsa, huzursuzsa anne sütünün yeterli olmadığını düşünür ve kaygılanır. Oysa bu belirtiler başka nedenlerden de kaynaklanabilir. Böyle durumlarda anneler çoğu kez bu konuda bilgili bir kişiye danışmadan ek mamalar vermeye başlarlar. Böylece anne sütü ile beslenmeden uzaklaşılır. Sağlıklı her anne, doğru bir şekilde emziriyorsa, yeterli sıvı alıyorsa, aşırı yorulmuyorsa bebeği için yeterli süt üretebilir. Anne sütü geçici olarak azalabilir. Bu önlemler alınırsa süt hemen artar. Bebek günde 8-10 kez idrar yapıyorsa, haftalığı haftada 150-200 gr. artıyorsa, annenin sütü yeterlidir.

MEME BAKIMI GEREKLİ Mİ?

Memeleri her emzirmeden önce temizlemeye gerek yoktur. Anne sütü bebeği hastalıklardan koruyucu o kadar çok madde içerir ki bu yolla mikrop bulaşmasından korkulmaz. Bebeğe mikroplar ellerden bulaşır. Önemli olan ellerin yıkanmasıdır. Eller vücutta, evde, hastanede veya çevrede bulunan her türlü mikrobu taşır. Anneler ve bebeğe bakan kişiler bunu hiç unutmamalıdırlar.

EMZİRDİKTEN SONRA BEBEĞİN GAZI NASIL ÇIKARILIR?Beslendikten sonra bebeği 10-15 dakika dik tutmak gaz çıkarmasına yardımcı olur. Bebek memede uyumuş ve rahat görünüyorsa gaz çıkarmaya gerek yoktur. Bebek huzursuzsa, kucakta, dik durumda sırtı sıvazlanarak gaz çıkarmasına yardımcı olunabilir.

SAĞILMIŞ SÜT NASIL SAKLANIR?Temizliğe dikkat edilerek sağılan anne sütü oda sıcaklığında 12 saat, buzdolabında bir hafta kalabilir. Sütün saklanması özellikle çalışan anneler için yararlıdır. Annenin evde olmadığı saatlerde bu süt verilir. Anne iş yerinde de sütünü sağarak evine getirebilir, böylece evden uzakta olduğu sırada sütün memeden boşa akması önlenmiş olur.

SAĞILMIŞ SÜT BEBEĞE NASIL VERİLİR?

Sağılan anne sütünün biberon yerine kaşık veya bardakla verilmesi daha uygundur. Biberon verilmesi ile bebek anne memesini reddedebilir. Biberon emziğine alışan bebek, memeyi iyi kavrama alışkanlığını da kaybedebilir ve meme yerine meme ucunu emmeye çalışır. Bu da meme çatlaklarına ve en önemlisi bebeğin yeterince anne sütü alamamasına yol açmaktadır. Küçük bebekler bile dillerini kullanarak, adeta kedi gibi yalanarak küçük bir bardaktan sütü alabilirler.

EMZİREN ANNEYE NASIL YARDIM EDİLMELİ?

Yeni doğum yapmış annelerin, özellikle ilk kez anne olanların emzirme konusunda yardım ve desteğe ihtiyaçları vardır. Ailenin bir bireyi ya da aileye yakın deneyimli ve bilgili bir kişi bu yardımı ve desteği verebilir. Emziren annelerin çok yorulmaması ve uykusuz kalmaması önemlidir. Annelerin yeterince sıvı ve besin almalarına da özen gösterilmelidir. Deneyimli bir eş veya hemşire annelere yardımcı olabilir, annenin sorularını yanıtlayabilir, kuşkularını ortadan kaldırabilir ve güven kazanmasını sağlayabilir.

ANNE SÜTÜNÜN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Bebeğin memeden alacağı ilk besine “ilk süt”, “ağız sütü” ya da “kolostrum” denir. “İlk süt”ün görüntüsü anneden anneye değişir, ancak genellikle sarı renkte ve kıvamlıdır. Bu “ilk süt” özel olarak çok besleyicidir ve bebeği pek çok hastalıktan korur. “İlk süt”ün miktarı az olmasına karşın, ilk günlerde bebeğin beslenmesi ve bağırsaklarının iyi çalışması için yeterlidir. Bazı annelerde doğumdan sonra “ilk süt” çok az miktarda gelebilir veya hiç salgılanmayabilir. Bu durumda bebek zarar görmez, kendi depolarını kullanarak gerekli enerjiyi sağlar. Önemli olan annenin doğumdan sonra en kısa zamanda, mümkünse hemen emzirmeye başlamasıdır. Bebek her ağladıkça emzirilmelidir. Birçok yeni doğan bebek gece ve gündüz 1-3 saat aralıklarla emmek ister. Sık aralıklarla emzirerek bebeğin bu “ilk süt”ü mümkün olduğunca çok almasına çalışılmalıdır. İlk günlerde sık emzirme daha sulu olan “olgun” süt yapımını hızlandırır. Emzirme belirli saatlere göre değil bebeğin isteğine bağlı olarak yapılırsa, olgun süt yapımı daha erken olur. Bazı yeni doğan bebekler çok uyur ve yeterince sık ememezler. Böyle bebekler ilk günlerde 3-4 saat sonunda uyanmamışlarsa yavaşça kucağa alınarak annelerine verilmeli, gerekiyorsa yanağını sıvazlayarak memeyi almaları için uyarı yapılmalıdır.

SÜT YAPIMI NASIL BAŞLAR?

Memede süt yapımını sağlayan madde annenin beyninden salgılanan prolaktin adlı bir hormondur. Gebeliğin sonlanmasıyla vücutta gebelik hormonları azalır ve prolaktin salgılayan bezler uyarılır. Prolaktin salgısı doğumdan sonra bazı annelerde hemen, bazılarında ilk 4 gün içinde artmaya başlar. Kan damarları, memede süt yapımı için gereken maddeleri süt hücrelerine taşır. Prolaktinin etkisiyle memeler sütle dolar. Bu sürede memede kan damarları daha çok kan taşır ve memeler sıcak ve sert olur. Süt akmaya başlayınca ve bebek emmeyi öğrendikçe memedeki gerginlik azalır, anne de rahatlar. Bu olaylar sırasında anne ve bebek zorluklarla karşılaşabilir. İlk günlerde anne ve bebeğe yardım ve destek gerekebilir.

SÜT MEMEDEN NASIL AKAR?

Süt memede yapılır yapılmaz dışarıya salınmaz, süt akımı için bebeğin emmesi gerekir. Bebeğin etkin emmesi için memeye iyi yerleştirilmesi ve memeyi iyi kavraması gerekmektedir. Bebek emerken, meme başındaki sinirlerden, başka uyarılar da çıkar ve bu uyarılarla annenin beyninin başka bir bölümünden OKSİTOKSİN adlı bir diğer hormon salgılanır. Orsitoksin süt adacıklarının etrafındaki küçük kasları etkiler. Bu etki ile kaslar kasılır ve süt, süt adacıklarından meme başındaki kanallara taşınır. Bebeğin emmesi ile meme ucunda bulunan 10-15 delikten süt dışarıya akar. Her iki meme aynı anda çalışır. Bebek bir memeden emerken, diğer memeden süt damlayabilir. Bebek emmeye başladığında, ilk önce meme başının hemen arkasında bulunan süt havuzundaki birikmiş sütü alır. Bu süt hemen tükenir. Süt akımının devamı için oksitoksin salgısının uyarılması gereklidir. Memede süt yapımı ve yapılan sütün meme ucuna ulaşması bebeğin her iki hormonun yapımını uyaracak kadar kuvvetli ve etkin emmesi ile gerçekleşir. Bunun için bebeğin sık aralarla ve uygun bir biçimde memeye yerleştirilmesi ve bebeğin de meme başını iyice kavraması gerekir.

EMZİRMEYE NASIL BAŞLANIR?

Anne sütü ile beslenmede annenin bilmesi gereken en önemli nokta, bebeğini memeye nasıl yerleştireceğidir. Bebek memeye iyi yerleşmiş ise, anne ve bebek emzirmeyi öğrenirken meme uçları zedelenmez. Emzirirken anne değişik durumları deneyebilir. Ancak önemli olan bebeğin tutulma şeklidir. Hangi durumda olursa olsun, bebeğin omuz ve vücudu memeye dönük olmalı ve burnu meme başı hizasında bulunmalıdır. Anne bebeği memesine yaklaştırırken elini bebeğin omuzlarının arkasından diğer tarafa geçirmelidir. Bu sırada bebeğin başını baş ve işaret parmaklarıyla destekleyebilir. Memeyi bebeğe doğru sarkıtmaktansa bebeği memeye yaklaştırmak daha kolaydır.

BEBEK MEMEYİ NASIL DAHA İYİ KAVRAR?

Bebek ağzını iyice açarak ve dilini hareket ettirerek emer. Bebeğinizi yavaşça memeye yaklaştırın, ağzını meme başınıza dokundurun. Emzirmenin başlangıcında anne meme ucunda ağrı hissedebilir. Ancak emzirme süresi boyunca meme ucunun devamlı acıması bebeğin memeyi doğru kavramadığını gösterir. Meme ucunda acı duyulmasının nedeni, bebeğin dilini meme yerine meme ucuna karşı hareket ettirmesidir. Ağız yeterince açılmamışsa, dil meme ucuna sürtünerek zedelenmesine yol açacaktır. Bebek emdikten sonra doymuş görünmüyorsa, memeyi kavramasında sorun var demektir. Bebeğin süt ile dolu kanallara ulaşabilmesi için ağzını iyice açması gerekir. Anne bebeğin iyi emmediğinden kaygılanıyorsa bu konuda bilgili bir sağlık görevlisine başvurmalıdır

NE KADAR SÜRE EMZİRMELİ?

Emzirmeye zaman sınırı koymaya gerek yoktur. Gün içinde emzirme süreleri değişken olabilir. Hiçbir zaman iki bebek arasında karşılaştırma yapılmamalıdır. Kardeşler arasında bile fark vardır. Eğer bebek memeyi düzgün olarak kavramışsa, emzirme ne kadar uzun sürerse sürsün meme ucu zedelenmez. Eğer bebek uzun süre memede kalıyor ve yine de tatmin olmuyorsa büyük bir olasılıkla memeyi kavramasında bir sorun vardır. Böyle bir durumda bilgili bir sağlık görevlisinden yardım isteyiniz. Bebeğin yeterli miktarda memeyi ağzına alabilmesi için ağzının iyice açık olması gerekir.

NEDEN BEBEK EK BESİN VERİLMEDEN YALNIZ ANNE SÜTÜ ALMALIDIR?

Anne sütü ilk aylarda bebeğin tüm gereksinmelerini karşılayacak bileşimdedir. Sindirimi kolaydır. Anne sütü ile beslenen bebeklerin başka bir ek besine veya suya gereksinimleri yoktur. Anne sütü bebek için gerekli tüm besinleri ve suyu yeterli miktarda içerir. Çok sıcak havalarda bile anne sütü bebeğin susuzluğunu giderir. Sıcak iklimlerde de anne sütü alan bebeklere su vermek gerekmez. Bebeğe su verilecek olursa, bebeğin midesi su ile dolacağından anne sütü almak istemeyecektir. Bunun sonucu olarak da bebek memeyi daha az emecek ve memede süt yapımı azalacaktır.

EMZİRİRKEN HER İKİ MEME DE VERİLMELİ Mİ?

Her emzirmede ilk gelen süt daha az yağ içeren ön süttür. Bebek emmeyi sürdürdükçe sütün bileşimi değişir, yağ miktarı artar. En fazla yağ içeren süt, emzirmenin sonunda salgılanan süttür, buna son süt denir. Bebeğin hem ön süte hem de son süte ihtiyacı vardır. Son sütteki yağ inek sütündekine benzemez. Daha hafiftir ve sindirimi daha kolaydır. Bu yağ bebek için çok değerli bir enerji kaynağıdır. Bebeğin yeterli kilo alması için yağın sağladığı enerjiye ihtiyacı vardır. Bebek memeye doğru yerleştirilip doyana ve memeyi kendisi bırakana kadar memede tutulursa, hem ön sütü hem de son sütü alır. Bebek daha emmek istiyorsa ikinci meme de verilebilir. Eğer bebek bir memeyle beslenmiş ise, bir sonraki emzirmede diğer meme verilmelidir. İki meme verilmişse bir sonraki öğüne son verilen taraftan başlanmalıdır. Birçok bebek, tek memeyi 5-10 dakika emmekle doyar ve uyur. Bazı bebekler ise 20-30 dakikadan önce memeyi bırakmazlar.

GECELERİ EMZİRME GEREKLİ Mİ?

Bebekler gereksinimlerini yalnızca gündüzleri beslenmekle karşılayabilecek duruma gelinceye kadar da emmek isterler. Gece öğünlerinin kesilme zamanı bebekten bebeğe çok farklılık gösterir. Genelde ilk aylardan sonra gece emzirme aralıkları uzar. Gece emzirme süt yapımının artmasına yardımcı olur. Bebek annenin hemen yakınında ise geceleri emzirmek kolaylaşır ve anne için yorucu olmaz. Gece beslemelerinde bebeğin giysileri ıslak değilse bebeğin altı değiştirilerek rahatsız edilmemelidir. Bebek yavaşça kaldırılıp uyandırılmadan emzirilebilir. Bebeğin giysilerine kadar ıslanmaması için geceleri daha kalın bezler kullanmak uygundur. Eğer bebek ses ve ışıkla rahatsız edilmeden emzirilirse, beslenme sonunda hem anne hem de bebek kolayca uykularına devam edebilirler.

düşük abortus

Gebeliğin ilk 20 haftası içinde, 500 gramdan az embriyo veya fetüs ve eklerinin tamamının veya bir kısmının uterus kavitesi dışına atılması olayına abortus denilmektedir (1977 Dünya Sağlık Örgütü tanımlaması). Kısaca, 20. gebelik haftasından önce herhangi bir nedenle gebeliğin sonlanmasına abortus (düşük) adı verilir. İlk 12 hafta içinde oluşan düşükler erken düşük, 13.-20. haftalar arası oluşanlar da geç düşük adını alır.
veya başak bir tanımla Gebeliğin 20. haftası tamamlanmadan önce (ya da bebek 500 gramlık ağırlığa erişmeden önce) herhangi bir nedenle gebeliğin bitmesine düşük adı verilir.

Gebeliğin yasal sınırlar içerisinde istek üzerine aile planlaması amacıyla sonlandırılmasına yasal tahliye, başka bir nedenle (anne adayının sağlık durumunun gebeliğin devamına izin vermemesi, bebekte yaşamla bağdaşmayan anomaliler olması veya ölmüş olması) sonlandırılmasına ise tıbbi tahliye adı verilir.

Gebeliğin sağlıklı ilerleyebilmesi için birçok şart uygun olmalıdır. Tabii ki ilk şart bebeğin sağlıklı olmasıdır. Daha sonra bebeğin büyüme ve gelişmesini sürdürebileceği “yuva” konforlu, sağlıklı olmalıdır. Son olarak, zararlı dış etkenler ile karşılaşma önlenmelidir.

Bebeğin sağlıklı olması;
genetik şifresinin normal olması, rahim içine düzgün bir şekilde yerleşmesine bağlıdır. Genetik şifre bozukluğu (kromozomal anormallik), erken gebelik kayıplarının önemli bir çoğunluğunun nedenidir. Bu durum, doğanın bir savunma mekanizması olarak da yorumlanabilir. Zaten yaşamla bağdaşmayacak sağlıksız gebelik ürünü, erken evrede kaybedilmektedir. Geç gebelik kayıpları ise genellikle, genetik bozukluktan ziyade rahim ve rahim kanalının yapısal bozukluklarına bağlıdır. Bu yapısal bozuklukların başlıcaları; servikal yetmezlik, rahim duvarı yapışıklıkları ve rahim içi anatomik bozukluklarıdır.

Anembriyonik gebelik (anembriyonik=embriyo olmayan yani “boş” gebelik; ingilizce=blighted ovum)

Yapılan ultrasonda gebelik haftasına göre embriyo görülmesi gerekirken, embriyonun görülememesi durumudur. Embriyonun abdominal (karından yapılan) ultrasonografide takriben 6 haftalıkken, vajinal ultrasonografide ise takriben 5.5 haftalıkken görülememesi durumunda anembriyonik gebelik düşünülür (Ancak gebelik haftası değerlendirmesi yapılırken son adet tarihi baz alındığında oluşabilecek hatalar nedeniyle (geç yumurtlama gibi), haftaya bağlı yorum çok dikkatli yapılmalıdır). Gebelik kesesi bu durumda haftasına uygun büyüklükte olabileceği gibi, normalden büyük ya da küçük olabilir. Embriyo gebeliğin erken aşamasında aşağıdaki anlatılacak nedenlerden birine bağlı olarak ölmüş ve rezorbe olarak (”eriyerek”) görülmez hale gelmiş, ya da baştan beri hiç gelişmemiştir. Gebelik hormonları belli bir süre daha etkili olmaya devam eder ve belli bir süre sonra (ortalama 1 hafta içinde) gebeliğin düşükle sonuçlanması beklenir.

Anembriyonik gebelik tanısının kesin olduğu durumlarda tıbbi tahliye uygulanmalıdır. Şüphede kalınan durumlarda ikişer gün aralıklarla tercihan vajinal ultrasonografide gebelik kesesinin büyümesi izlenebilir ve /veya beta HCG değerlerinin normal artıp artmadığı araştırılabilir (beta HCG bu dönemde 48 saatte bir yaklaşık iki katına çıkar ve gebelik kesesi günde ortalama 1.2 milimetre büyür). Gebelik kesesinin büyümemesi, küçülmesi veya gerekenden yavaş büyümesi durumunda yine anembriyonik gebelik tanısı konarak gebelik sonlandırılmalıdır.
Geç gebelik kayıpları genellikle, genetik bozukluktan ziyade rahim ve rahim kanalının yapısal bozukluklarına bağlıdır. Bu yapısal bozuklukların başlıcaları; servikal yetmezlik, rahim duvarı yapışıklıkları ve rahim içi anatomik bozukluklarıdır.

guzelbayan.bloggum.com'daki yazılar yalnızca bilgi verme amaçlıdır, doktor uyarısı ya da önerisi yerine geçmez.