| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda,2009 moda,2009 kış modası,2009 moda trendleri

Yazılar arşiv 05.2009 Other entries in 2009-05 resimler, videolar

Forma girerken dikkat

Forma girerken dikkat

İncelme ve kilo verme konusunda herkesin çeşitli kaygıları var. Hangi yöntem, hangi sistem daha iyi kimse bir şey söyleyemiyor. Hatta diyet yapmak veya diyetten bahsetmek artık bir kâbus halini aldı. Peki doğru diyet programı nasıl olmalı? Nasıl sağlıklı kilo verilmeli?

Dr. Ahmet Karaçam, Elle dergisine verdiği röportajda forma girmenin sırlarını anlatıyor.

 Genel olarak diyetle ilgili şöyle bir kanı vardır; diyet bir dönemdir, yapılır, biter. Sonrasında kişi yeniden eski alışkanlıklarına geri döner. Oysa siz bu konuda oldukça kesin konuşuyorsunuz ve bunun bir dönem olarak değil bir yaşam tarzına geçiş olarak görülmesinin altını çiziyorsunuz. Ama gördüğümüz kadarıyla bunu başarmak hiç kolay değil. Sizin bununla ilgili tavrınız nasıl?

DR. Ahmet Karaçam: Temelde bunun yaşam tarzı olmasını istiyoruz. Tabii, bunu yaparken kişinin beslenme alışkanlıklarını göz önünde bulunduruyoruz. Bir bölümünde gerçekten de beslenme alışkanlıkları ciddi olarak bozuk. Onlarda tarz değiştirmekte zorlandığımızı itiraf etmeliyim. Gerek her hastamda belli süreler uyguladığım kol bandı, gerekse içinde bulundukları özel durum, hele hele kan tahlil tablosunda karşılaştıklarımız yeterince ikna edici oluyor. Tablolarda yakaladıkları mı bir şekilde itici güç olarak kullanıyorum. Zaten LifePlus’a “aman!” diyerek gelenler çoğunlukta olduğu için bir ölçüde rahat başlıyoruz esasında.

Bu durumda bir şekilde her şey beyinde başlıyor desek yanlış olmaz herhalde.

Dr. A.K: Şüphesiz. Maalesef her şey kişinin beyninde bitiyor. Direnç göstermezlerse yavaş yavaş da olsa bir şey oluşturuyoruz kafada. Bir bölümü çok hazırlıklı geliyor, onlarla sorun yaşanmıyor, bir iki günlük bir adaptasyon süreci dışında. Ama birilerinin zoruyla - aile, eş dost ya da çevre baskısıyla gelenlerde sorun yaşanabiliyor. İlk bir bir buçuk ayın sonunda onlar da ikna oluyorlar. Kilo vermeye, kemerleri kapanmaya, eski pantolonları olmaya başladığında hoşlarına gidiyor. Aynanın karşısında görsellik ve arkadaşlarının motivasyonu olunca bizim açımızdan da iş daha kolay halloluyor.

Siz neler sunuyorsunuz mönülerde?

Dr. A.K: Hepimizin çok kolay bulabildiği, alışveriş yaptığımız marketlerden temin edebileceğimiz temel öğelerden yola çıkıyorum. Kişi kahvaltıda ne yer, ne yemeli? Onları salık veriyorum. Özellikle hepimizin kahvaltısında mutlaka domates olmalı, çekirdeğindeki likopenin önemi büyük. Likopeni bir tablet olarak vermektense doğal yolla almak en güzeli. Onun dışında sofra, hem güzelliği hem de vitamin açısından yeşillik açısından zengin olmalı. Peyniri mümkün olduğunca tuzsuz ve yağsız olarak vermeye çalışıyorum. Ama peynirin doğasında var olan tuzu yok edemezsiniz. Dolayısıyla mevcudu kabullenmek durumundayız. Oradan protein ve kalsiyum alınıyor. Ayrıca mümkün olduğunca tahıl ekmek tüketilmeli. Çünkü rafine edilmiş unun yüksek glisemik değeri sıkıntı yaratabiliyor. Dolayısıyla “ne kadar az işlenmişse o kadar iyidir” düşüncesiyle kepek, tahıllı, çavdar ekmekleri ön planda tutulmalı. Genelde her öğünde bir dilim ekmek yenmeli. Ama bazı insanların hiç ekmek yeme alışkanlığı yok. Onların da kahvaltı etmeleri konusunda ısrarcıyım. Doymamaları durumunda birer dilim ekmek eklemek faydalı. Yine mutlaka iki-iki buçuk saatte bir ara öğün veriyorum. En rahat temin edilebilen ara öğün glisemik indeksi düşük olarak kabul ettiğimiz meyve. Yenilen bir meyve bile vücut açısından itici bir güç oluyor bir sonraki öğüne kadar. Sonradan oluşabilecek tatlı ve karbonhidrat ihtiyacını baskılıyor. Öğünlerde mutlaka ciddi olarak yemek yenilmesini istiyorum. Mesela, öğle yemeğinde kişisel olarak et öneriyorum. Kişinin kan tablosuna göre kırmızı ette ısrarcıyım. Çünkü folik asitten ve proteinden en zengin madde tartışmasız kırmızı et. Ama sürekli yenildiğinde LDD kolesterolü yükseltme sorunu olduğundan haftada iki gün vermeyi yeğliyorum. Geri kalan beş günü beyaz etler arasında dağıtmayı uygun görüyorum. Bu ağırlıklı balık olursa - özellikle de somon - çok sevindirici. Balık, omega 3 ve omega 6 bakımından zengin. Onun dışında levrek, çupra, mevsimde ne varsa onlardan yenmeli. Ayrıca tavuk veya hindi ama mutlaka salatayla birlikte... Yine doymama durumunda tahıllı ekmek ideal. Öğlenden akşama doğru giderken aradaki süre bazen uzayabiliyor. Bu durumda bazen bir bazen iki ara veriyorum. Günü de birbuçuk-iki saate denk gelecek şekilde bölüyorum. Öğünlerden birinde kalsiyum açısından light süt veriyorum. Ama gelen talepler doğrultusunda kuru meyve, kuruyemiş yanı sıra çayla birlikte tahıllı bir-iki bisküvi, galeta olabilir. Arayı geçtikten sonra akşam yemeği mevcut öğünlerin en hafifi olmalı. Mümkün olduğunca sebze ağırlıklı olmasını öneriyorum. Yine istenirse yemeğin yanına bir dilim ekmek ya da çorba ekleme durumu var. Yatmadan önce de probiyotik özelliğiyle hazmı kolaylaştırıcı bir bardak light kefir, arzu etmeyenlere süt ya da meyve veriyorum. Az ve sık yemek metabolizmayı sürekli hareketli tuttuğu gibi karbonhidrat ve tatlı ihtiyacını ciddi anlamda baskılıyor. Tüm bu düzene sadık kalındığında sorun çıkması sözkonusu değil.

Anlattıklarınız aslında gayet makul şeyler. Çok fazla kısıtlama yok mönülerde. İnsanlar neden diyet dendiğinde korkuyorlar sizce?

Dr. A.K: Sıkça yapılan ve metabolizmayı yavaşlatan aslında o veya bu şekilde öğünlerin atlanmasından kaynaklanıyor. Kişi sabah evden kahvaltı yapmadan çıkıyor. İşyerinde bu açığı bir poğaçayla kapatmaya çalışıyor. Oysa bir düşünün o poğaçanın içinde ne kadar nebati yağ, un, ne kadar da az peynir, patates ya da kıyma olduğunu. Aslında son derece yağ içerikli ve yüksek kalorili olmasına karşın besleyici değeri hiç olmayan bir yiyecek. Tabii, bunun tam tersi de güne hiçbir şey yemeden başlıyor olmak. Canı çikolata istiyor, bisküvi istiyor... Problem de buradan kaynaklanıyor zaten. Kişi beslenmek yerine midesini baskılıyor, gözünü doyuruyor, damak tadı alıyor. Ama beslenmiyor. Bir şekilde karbonhidrat karbonhidratı körüklüyor. Şeker şekeri körüklüyor. İş tamamen kontrolden çıkıyor. Zaten kişilerin çoğu hareketsiz masabaşı çalışıyor. Bu grupta gün içinde hareketliliği artırmayı, kol bandı uygulamamızla bir şekilde günü gözler önüne serip, bu işin temel öğesinin hareketliliği artırmak olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Bunda da ikna edici olmuyor değilim. Bu öyle bir alet ki, kişinin uyku süresini, gün içindeki aktivasyonunu kayda alıyor. Hareketlilikten kastım, hiç olmazsa merdiven çıkmak en azından ilk dönemlerde gerekli.

Spor hayatımızda ne kadar olmalı?

Dr. A.K: Spor elbette ki çok iyi bir şey ama genelde diyet dönem olarak görüldüğü ve sporun da bu döneme özgü bir aktivite olduğu düşüncesi insanlar arasında yaygın. Dolayısıyla bir süre spora yükleniliyor, gıdaya da dikkat edildiği için gayet güzel kilo veriliyor. Ama periyot bittiğinde ne yeme içme alışkanlığı devam ediyor, ne de hareket sürdürülüyor. Giden kilolar fazlasıyla geri geliyor. Dolayısıyla en rahat ne yapılabilir? Bir grup çok rahat yürüyebiliyor, diğeri yüzmeyi seviyor. Öteki koşu bandını tercih ediyor. Bunların hepsi hareket. Bence bir insan neyi uzun süreli yapabiliyorsa onu tercih etmeli.

Suyun da önemine değinmek lazım değil mi?

Dr. A.K: Kişiye ve kiloya göre miktar 2,5- 3 lt. arasında değişiyor. Tabii, bilinen gerçek vücut ağırlığının yüzde 55’den fazlasının sıvı olması gerekiyor. Sıvı için bilinen en net kaynak su. Suyun yerini tutan başka hiçbir sıvı yok. Su içilmeli, üstüne ne içiliyorsa içilmeli. Ben günde 3 ya da 4 yeşil çay öneriyorum. Onun haricinde çok açık olmak kaydıyla siyah çay içilebilir. Bitki çaylarının hepsinden azar azar veriyorum zaten.

Size göre yeni jenerasyonda genel tablo nedir?

Dr. A.K: Maalesef beslenme alışkanlıkları bozuk. Bu bir şekilde de mecburiyetmiş gibi kabul ediliyor. Anne-baba genelde çalışıyor. Çocuk harçlığıyla hamburger alıyor, eve pizza getirtiyor. Bilgisayar başında hiç kıpırdamadan tüm biraz önce saydıklarıma eşlik eden kızarmış patates, kola tarzı yiyeceklerle obezite kaçınılmaz oluyor. Bir önceki jenerasyona göre son nesil beslenme alışkanlığıyla kötü geliyor.

Sadece obezite olmasa gerek yeni nesli bekleyen risk?

Dr. A.K: Tabii, bu beslenme tarzı beraberinde ciddi birtakım sağlık problemleri, ileriki yıllarda da kalp, dolaşım ve damar sistemi problemleri kaçınılmaz olacak.

 Bu durumda bizim elimizden ne geliyor onlar için?

Dr. A.K: Öncelikle kendimize çeki düzen vermemiz, bunu yaparken de bizimle birlikte yaşayan insanları da düşünmemiz gerekiyor. Zaten ben kişisel olarak görüşmeler yaparken mutlaka evdekileri istiyorum. En azından bir seansta da onlarla görüşüyorum. Özellikle evde yemeği yapan kişi önemli. Çünkü ne yemek yapıyor, nasıl yapıyor, hangi malzemeleri kullanıyor? Öncelikle yemeklerin bilinen yağların en iyisi diyebileceğimiz zeytinyağı ile yapılmasını öneriyorum. Ama olabildiğince az yağ kullanılmalı. Buhar ve fırın öncelikli olması kaydıyla yemeklerin teflon tava ya da ızgarada yapılması en sağlıklısı. Yemeklerde mümkün olduğunca taze sebzeler kullanılmalı. Soğan, sarımsak ve baharat damak tadına göre konabilir. Özetle son çalışmalarda acı sevenler için kırmızı biberin metabolizmayı hızlandırdığına dair bir veri var. Sadece mide sorunları olanlar dikkatli olmalı. Tarçının da yine metabolizma üzerinde olumlu etkisi biliniyor. Salata sosu olarak sirke, balzamik sos veya limon kullanılabilir. Onun dışında mayonez içerikli, yağ ve krema ağırlıklı sosların tercih edilmemesi gerekiyor.

Ama insanlar istemeden arada kaçamak yapıyor.

Dr. A.K: Gönül ister hiç kaçamak olmasın. Hasta popülasyonunun bir bölümünde düzen çok güzel oturuyor. Bunu net gözlemleyebiliyorum. Ama bir bölüm diyeti bir periyot olarak algıladığından kilo vermeye başlayınca “ben şunu yiyebilir miyim, bunu yiyebilir miyim” diye sormaya başlıyor. Kilo sıkıntısı çeken insan daha rahat sisteme angaje olabiliyor. Ama sağlık probleminin genç yaşta önlemini almak isteyenlerde kaçamaklar olabiliyor. Esasında yakılabildiğinde çok fazla sorun teşkil etmez küçük kaçamaklar. “Kurabiyeyi, hamburgeri yerim. Peşinden de 1,5 saat koşarım” diyenlere sözüm yok. Çünkü burada problem yakamamak. Bu andan itibaren yağa dönüşüp vücutta depolanıyor. Gün içinde yapılan kaçamakları göz önüne getirdiğinizde karşılığında yakılması gereken kalori harcamasını incelemek lazım. Bununla ilgili olarak saniyelik bir düşünme süresi bile kişinin işini kolaylaştıracaktır.

Kişinin yeme alışkanlıklarını değiştirirken bir de vücudunun sıkılaşmasını destekliyorsunuz değil mi?

Dr. A.K: İnsanlar kilo veriyor, ölçüler değişiyor. Bu esnada özellikle kadınlar incelirken vücutlarında gevşeme ya da sarkma olabiliyor. Gerçi verdiğim besin öğelerinde buna son derece önem veriyorum. Örneğin, süt bunun ciddi destekleyicisi. Sabahları kahvaltıda önerdiğim yumurta akı keza. Öğlenleri verdiğim et protein kaynağı olması sebebiyle bu işin ciddi destekleyicisi. Yine de yılların alışkanlıkları, deformasyonu olabiliyor. Bunu da velashape uygulamasıyla destekliyoruz.

Sabahları polene dikkat

Sabahları polene dikkat

Bitkilerin bahar aylarında havaya yaydığı polenler, birçok rahatsızlığa ve iş gücü kayıplarına neden oluyor.

Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İnci Gülmez, yaptığı açıklamada, bitkilerin bahar aylarında yaydığı polen miktarının arttığını, polenin bazı insanlarda birçok alerjik rahatsızlığa neden olduğunu ifade etti.

Polenin yol açtığı alerjilerin hapşırık, burun akıntısı, kulaklarda ve damaklarda kaşıntı gibi rahatsızlıklara neden olduğunu, bunun sonucunda yaşam kalitesinde bozulma ve iş gücü kayıpları yaşandığını ifade eden Gülmez, şu bilgileri verdi:

"Bitkilerin havaya yaydığı polen miktarı bu mevsimde daha da artıyor. Polen, alerjik yatkınlığı olan insanlarda alerjik rinit, astım ve halk arasında dabaz olarak da bilinen ürtikere neden oluyor. Bu nedenle polene karşı alerjik yatkınlığı olan insanların bu aylarda önlem almaları gerekmektedir. Polenin yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle insanlar bazen yatağa mahkum olabilmekte ve bu nedenle iş gücü kayıpları meydana gelmektedir. Dünyada polene karşı alerjik yatkınlığı olanların oranı yüzde 30’dur. Bu oran, polenin yol açtığı iş gücü kayıplarının önemini ortaya koymaktadır."

-POLEN YOĞUNLUĞU BÖLGELERE GÖRE DEĞİŞİYOR-

Polen yayan bitkilerin bölgelere göre farklılık gösterdiğini vurgulayan Gülmez, Türkiye’de alerjik rahatsızlıkların daha çok büyük şehirlerde, deniz kenarlarında, endüstri bölgelerinde görüldüğünü kaydetti.

En fazla miktarda poleni pıtrak, papatya, altınbaşak gibi yabani otlar, yulaf, arpa, mısır ve buğday gibi tahıllarla kavak, söğüt, fındık gibi ağaçların yaydığını anlatan Gülmez, polen yayan bitkilerin bölgelere göre farklılık gösterdiğini ve buna göre her bölge için ayrı polen haritası oluşturulduğunu hatırlattı.

-SABAH SAATLERİNDE ARTIYOR-

Bahar aylarında artış gösteren havadaki polen oranının özellikle sabah saatlerinde yoğunlaştığını dile getiren Gülmez, polenin yol açtığı alerjilere karşı alınabilecek önlemleri de şöyle özetledi:

"Alerjik yatkınlığı olan insanlar, evlerini polenin yoğun olduğu sabah saatlerinde havalandırmamalıdır. Bu kişiler, mümkünse sabah saatlerinde polen yayan bitkilerin bol olduğu yerlerde bulunmamalıdır. Ciddi alerjik vakalarda maske kullanılmalıdır. Bu kişiler evlerinde mümkünse bitki bulundurmamalı veya büyük yapraklı ve çiçeksiz bitkileri tercih etmelidirler. Bunların yanı sıra doktor kontrolünde anti alerjik ilaçlar ve bazı durumlarda aşılar da polene karşı etkili olabilmektedir.

Yaz gribine dikkat

Yaz gribine dikkat

Sıcak yaz günlerinde "Bana bir şey olmaz" diyenleri 'yaz gribi' pusuda bekliyor. Yaz aylarında havadaki ozon miktarının artması nedeniyle kişiyi tatilde yakalayan hastalıktan korunmanın yolları basit: Bol su ve sıvı tüketin, güneşte fazla kalmayın!

Rekor sıcakların ardından alerjik bünyeleri yaz gribi bekliyor. Tatilin ardından burun akıntısı, ses kısıklığı, terleme hatta ateşle kendini gösteren yalancı gribi klimalar da kolaylıkla tetikliyor. Tek ilacı ise yatak istirahati. Yaz gribinin sonbahar ve kış mevsiminde görülenden farklı olarak, saman nezlesine benzer şekilde, havadaki parçacıklara karşı gelişen bir çeşit alerji şeklinde seyrettiğini anlatan Acıbadem Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Koptagel İlgün, "Gerek havadaki alerjik reaksiyona sebep olabilen nedenler, gerekse kişinin vücut direncinin düşmesi, yaz mevsiminin cazibesi, klima tozları, plajlar ve toplu yaşanılan yerlerin artması nedeniyle bu mevsimde de sıklıkla grip tipi virüs enfeksiyona rastlamaktayız" diyor. Kişileri özellikle tatilde yakalayan, birçoğunun da yeterince dinlenmeden ve keyif alamadan dönmesine yol açan yaz gribine, diğer mevsimlerde görülebilen 'influenza' A ve B virüsleri yol açıyor.

Zatürreye kapılmadan

Ateşle seyreden bu tip yaz gribi veya enfeksiyonlarının, bazen sessiz seyredebilen ve her zaman klasik şekilde görülemeyen zatürree (pnömoni), bronşit ve diğer virüs enfeksiyonları ile karıştırılabileceği uyarısında bulunan İlgün, şöyle devam ediyor: "Onun için yaz mevsiminde görülen ishal vakalarının altında herhangi bir bakteri veya amip gibi bir etken olup olmadığını veya diğer ateşli soğuk algınlığı gibi seyreden durumlarda, başka bir virüs veya enfeksiyonun varlığını; ayırıcı tanı yönünden ciddiye almak gerekir."

Dinmeyen eklem ağrısı

Prof. Dr. İlgün konuyla ilgili şu açıklamada bulundu: "Havadan vücudumuza solunum yoluyla giren alerjiye sebep olan bir madde, antikor dediğimiz müdafaa maddelerini geliştirir, onlar da alerji yapan maddeyle birleşip; burun akıntısı, nezle hali, bazen kaşıntı, bazen ateşle seyreden kısa süreli enfeksiyon tablosu yaratır. Buna yaz gribi ya da alerjik rinit denilebilir. Eklem ağrıları, baş ağrısı, kuruluk, nezle hali, hapşırma, gözlerde sulanma ile seyredebilir. Birçok risk faktörüne sahip olan kişiler (toplu yaşanılan yerde bulunanlar, yaşlılar, küçük çocuklar, kalp ve akciğer hastaları, hamileler gibi) bu virütik enfeksiyonlara karşı daha hassas olur."

Çocuklara dikkat

Prof. İlgün, yaz gribinin çocukları da tehlikeye attığını vurgulayarak, tedavide izlenilmesi gereken yolu şöyle özetliyor: "Tedaviye öncelikli olarak evde başlanabilir. Çocuğun yüksek ateşi düşürülür, bol sıvı ile desteklenir. Bazı destek ilaçlar var ama çocuklara grip ilaçları vermemeye çalışıyoruz. Çocuk, grip enfeksiyonunu kendi kendine yenebilir. Ancak şikâyetler artarsa o zaman hastaneye gidin. Yaz gribi ihmal edilip gerekli önlem alınmadığı takdirde zatürree, orta kulak enfeksiyonları ve sinüzit gibi durumlar gelişebilir. Diğer hastalıklardan şüphelenmek içinse en az 10 gün gibi bir süre geçmeli. Ateşinin 4-5 günden fazla sürüp, öksürüğünün giderek artması durumunda başka hastalıklara yol açmış olabileceği düşünülebilir."

İstirahatsiz asla!

Anadolu Sağlık Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Elif Hakko ise en iyi tedavinin istiharat olduğunu belirterek, şu önerilerde bulunuyor: "Sıcaklar nedeniyle kaybedilen sıvı ve klimaların etkisiyle kuruyan yutak ve solunum yolları, hastalığın oluşumunu kolaylaştırır. Belirtileri azaltıcı ateş düşürücü, ağrı kesici ve öksürük giderici ilaçlar, hastalığın geçirilmesinde kişiye yararlı olur. Grip geçiren kişilerin, özellikle çalışanların, bu dönemi evlerinde geçirmesinde fayda var. Bulaşıcılığı yüksek olan bu hastalığın diğer çalışanlara bulaştırması, önemli iş kaybına neden olur." Prof. İlgün'ün yaz gribi olmak istemeyenler için tavsiyeleri şöyle:

* Dengeli beslenin.
* Diğer hava kirliliğine neden olan etkenlerden uzak durarak kısmen korunun.
* Bu dönemde rejim yapmayın.
* Bol su ve sıvı tüketin.
* Meyve ve sebze ağırlıklı beslenin.
* Uyku ve istirahate dikkat edin.
* Güneş etkisinde fazla kalmayın.
* Şikâyetleriniz yüksek ateşle beraber seyrederse, ilk fırsatta doktora başvurun.

Metabolizma hızınızı biliyor musunuz

Metabolizma hızınızı biliyor musunuz

Gün içinde ne kadar kaloriye ihtiyaç duyduğunuzu hiç merak ettiniz mi? Veya diyet yaparken nelere dikkat etmeniz gerektiğini?

Amerikan Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölüm Şefi Dyt. Ayşe Korkmaz, Elle dergisine Fitmate hakkında bilgiler verdi.

Fitmate” doğruluğu klinik çalışmalarla kanıtlanmış, bazal metabolizma hızını öğrenmenizi sağlayan yepyeni bir cihazın adı. Bu cihaz, kişinin istirahat halindeki metabolizma hızını en kolay yoldan, kesin ve hızlı bir şekilde ölçen (nefes test süresi 15 dak. civarında) ve kişinin istirahat halindeyken ne kadar kaloriye ihtiyacı olduğunu gösteren bir alet.

Bu ölçüm, sağlam ve etkili bir kilo vermede ve fitness programında çok önemli bir başlangıç aracı olarak kabul ediliyor. Metabolizma hızı, sağlık ve fitness programlarında günden güne önemini artırdığı için bu cihazın önemi de çok büyük.

Korkmaz’a göre şimdiye kadar “Bazal Metabolizma Hızı” sadece hastanelerde oldukça karışık cihazlarla ölçülebilmekteydi. Bu nedenle de kişinin ihtiyacı olan kalori, formüller kullanılarak tahminsel bir değerle hesaplanıyordu. Halen bu hesaplama kesin sonucu vermemekle birlikte bazı durumlarda günlük 500 kaloriye kadar varabilecek hesaplama hatası oluşmaktaydı. Bu durum da güvenilir bir beslenme programı uygulamada ya da uygulatmada hatalara sebep olabiliyordu.

Oysa ki, Fitmate ile yapılan ölçümler neticesinde Fitmate bilgisayar programını kullanarak hayat tarzını ve egzersizleri tekrar gözden geçirerek ayrı ntılı bir beslenme programı oluşturabilmek mümkün. Cihaz kişinin ortalama oksijen tüketimi kapasitesinden (VO2) Dinlenir Metabolizma Hızını (RMR) ölçmekte. Cihaz ile Ortalama Oksijen Tüketimi, Ortalama Ventilasyon (Nefes) Miktarı, Ortalama Nefes Sıklığı, Ortalama Oksijen Yoğunlu- ğu ve Bazal Metabolizma Değerleri analiz edilebiliyor.

 Metabolizma nedir?

Dyt. Ayşe Korkmaz: Metabolizma, vücudun yiyecek ve depolanmış yağlarını enerjiye dönüştürdüğü süreçsel bir yapıdır. Enerji, ısımızı korumamız, hareket etmemiz ve hayati organlarımızın çalışması için gereklidir. Metabolizma kalori değeri ile ölçülür. Toplam metabolizma hızı, vücut fonksiyonlarının yürütülmesi, günlük aktivitelerimiz ve egzersizlerimiz için gerekli kaloridir.

 Bazal metabolizma hızı nedir?

Dyt. A.K.: Bazal metabolizma hızı bir kişinin 24 saat içinde hayati organlarının faaliyetlerini devam ettirmesi için gerekli olan kalori miktarıdır. Basit olarak, bir kişinin uyanıkken fakat dinlenir vaziyetteyken gün boyunca yakmış olduğu kalori miktarıdır.

Peki bazal metabolizma hızını ölçmek neden önemlidir?

Dyt. A.K.: Metabolizma, cinsiyet, yaş, kilo, vücut kompozisyonu, form derecesi, fiziksel aktivite, yeme alışkanlıkları, psikolojik durum, stres, kilo kaybı ya da kazanımı gibi pek çok faktörün etkisine açıktır. BMH’nın bilinmesi, kalori ihtiyaç kontrolü için çok önemlidir. Geleneksel yöntemlerle gerçek ölçümün yapılması oldukça zor ve pahalıdır, bu yüzden pek çok kişi formüller yoluyla kesin olmayan hesaplar yapmaktadırlar. Metabolizma hızı bireyden bireye değişmektedir ve pek çok faktörün etkisine açıktır. Bir diyet programı takip edilirken, düzenli olarak ölçülmesi gerekmektedir. Ayrıca spor programı planlamadan önce de gerçek bazal metabolizma hızını bilmek önemlidir. Bununla birlikte diyet sonrası koruma programı ve sağlıklı beslenme önerileri oluşturmada da bu ölçüm gereklidir. Metabolizma hızı günden güne hatta aynı gün içinde bile değişiklik gösterebilir. İşte bu yüzden BMH’nin hep aynı ya da benzer şartlar altında ölçülmesi gerekmektedir.

Fitmate ile metabolizma hızı ölçümü öncesi gerekenler nelerdir?

Dyt. A.K.: 12 saatlik açlık, ölçümden önceki 12 saat süresinde kafein içeren içecekler tüketmemek (çay, kahve, kola gibi) yine ölçümden önceki 12 saat süresinde egzersiz yapmamak ve ölçümden en az üç saat öncesinde aşırı sıvı almamak gerekiyor.

 Bazal metabolizma hızı neden kişiye özeldir ve niçin değişkendir?

Dyt. A.K.: BMH birçok faktörden etkilenir. Bunları vücut ağırlığı, vücut kompozisyonu (Yağ ve kas miktarı), yaş, cinsiyet, hormonlar, stres ve uyarıcılar (örneğin kafein) olarak sınıflandırmak mümkün.

Konuyu biraz açmanız mümkün mü?

Dyt. A.K.: Vücut ağırlığını ele aldığımızda, daha ağır bir insan daha yüksek bir metabolizma hızına sahiptir, çünkü vücudun sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürmesi için daha fazla enerji sağlaması gerekir. Vücut kompozisyonuna gelince, kaslar yağlardan daha fazla kalori yakarlar, dinlenir haldeyken bile. Yüksek oranda kasa sahip olan insanların metabolizma hızları da yüksektir. Buna yakın dönemde yapılmış bir araştırma ile örnek verelim; Bayan A, 90kg. ağırlık, %33 yağ oranına sahip ve BMH 1570 kcal. Bayan B, aynı ağırlıkta, %48 yağ oranına sahip ve BMH 1250 kcal. Görüldüğü gibi, aynı ağırlık, benzer boy, aynı yaşa sahip iki bayan farklı yağ oranlarına sahip oldukları için farklı BMH’lere sahiptirler. Egzersiz, özellikle dayanıklılık egzersizleri kas dokularını artıracak, bu da BMH’nın yükselmesine sebep olacaktır. Yaşa baktığımızda, BMH yetişkinlerde her 10 yılda bir %2-3 oranında azalır. Bu oran kas kayıplarının derecesine göre değişebilir. Cinsiyet faktöründe, normal olarak erkekler kadınlara göre daha yüksek BMH’ye sahiptirler. Çünkü onların kas kütlesi kadınlarınkinden daha fazladır. Mutlak olarak hormonlar da metabolizma hızını yükseltebilirler veya alçaltabilirler. Strese bakarsak, stresli insanların kasları gergin olur. Bu durumda kas aktivasyonu için daha fazla kaloriye ihtiyaç duyarlar. İşte bu yüzden bazal metabolizma hızı ölçümünde rahat ve sakin bir durumda bulunmak bu kadar önemlidir. Uyarıcılar önemlidir çünkü, kafein ve diğer uyarıcılar bazal metabolizma hızını arttırırlar. İlaçlar da azaltıcı ve/veya yükseltici etki yaparlar. Ölçümden en az 12 saat öncesine kadar bu tip maddeleri almaktan kaçınınız. BMH’nın yüksek ya da düşük olmasında birçok genetik faktör de etkilidir.

Metabolizma hızı ve kilo kaybı arasındaki bağlantıyı biraz açar mısınız?

Dyt. A.K.: Kişi kilo kaybettiğinde metabolizma hızı da düşer. Kilo kaybının ideali kaslardan ziyade, yağlardan kaybetmektir. Egzersizlerle birlikte olan kilo kaybında bu azalma yağlardan sağlanacaktır. Kilo kaybı süresinde vücut daha az kaloriye ihtiyaç duyacağı için metabolizma hızı da düşecektir. Bu da yine BMH ölçümünün gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.

Son olarak Fitmate ölçümü kimlere yapılamaz?

Dyt. A.K.: Test, solunum ölçümü metoduyla yapıldığı için akciğer hastalığı tanısı olanlarda doğru sonuç vermeyebilir.

Şişmanlığın nedenleri

Şişmanlığın nedenleri

Dünya genelinde en önemli sağlık sorunları arasında yer alan ve hızla artış gösteren obezitenin en önemli nedeninin, sanılanın aksine hareketsizlik değil, gerektiğinden fazla tüketime yol açan büyük porsiyonlar olduğu belirtildi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün obezitenin önlenmesi konusunda Avustralya’nın Deaken Üniversitesi ile açtığı Ortak Çalışma Merkezi’nde, Prof. Boyd Swinburn başkanlığındaki heyet tarafından yürütülen, sonuçları geçen hafta Hollanda’da yapılan Avrupa Obezite Kongresi’nde açıklanan ve internette yayınlanan araştırma, obezite sorununun başlamasında en öncelikli nedenin, kişinin vücudunun ihtiyacı olandan fazla kalori alması olduğunu gösteriyor.

Swinburn ve ekibi, bin 399 yetişkin ile 963 çocuk üzerinde sürdürdükleri araştırmada, kişilerin günlük kalori tüketimleriyle aldıkları kiloyu
 karşılaştırdıklarında, çocuklarda alınan kiloyla tüketilen gıdanın birebir örtüştüğünü, yetişkinlerde ise arada ufak bir fark olduğunu tespit etti.

Araştırmayı değerlendiren Prof. Swinburn, çocuklarda 1970’lerden bu yana artan obezitesinin birinci nedeninin gıda tüketimi olduğunu, artan fiziksel aktivitenin ise ancak obezitenin daha da endişe verici noktalara gelmesini bir ölçüde engelleyebildiğini kaydetti.

Prof Swinburn, obeziteyle mücadele konusunda gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda yürütülmesi planlanan kampanyalarda, ağırlığın fiziksel aktivitenin artırılmasıyla birlikte, hatta fiziksel aktivitenin artırılmasından daha yoğun şekilde "doğru porsiyonlarda ve içerikte" yiyecek tüketimine verilmesi gerektiğini belirtti.

Çocuk ve yetişkinlerdeki ortalama vücut ağırlığının 1970’lerin başındaki düzeye ulaşması için, çocukların günde 350 kalori (bir küçük porsiyon patates kızartması), yetişkinlerin 500 kalori (bir büyük boy hamburger) daha az tüketmeleri gerektiğine işaret eden Swinburn, aradaki farkı fiziksel aktiviteyle kapatabilmek için ise normal aktivitelere ek olarak çocukların günde 150, büyüklerin 110 dakika yürümeleri gerektiğini kaydetti. Prof. Swinburn, değerlendirmesinde, "Elbette ideal olan gıdayı kısıp hareketi artırmak, ancak odak noktası her zaman kalori alımını kontrol olmalı" ifadelerine yer verdi.

-TENCERE YEMEKLERİNDEN HAZIR GIDAYA GEÇİŞ-

Kilo kontrolü ve sağlıklı beslenme uzmanı Dr. Dilek Polat, yaptığı değerlendirmede, söz konusu araştırmanın 1970’lerden bu yana değişen yeme alışkanlıklarının "acı sonuçlarını" ortaya koyduğunu söyledi.

Dr. Polat, 1970’lerden 2000’li yıllara gelinirken, insanların da toplumsal yaşamdan bireysel yaşama geçtiklerini, bu değişimin en büyük etkisinin de yeme alışkanlıklarında görüldüğünü bildirdi.

"Tencere yemekleri giderek kayboluyor" diyen Polat, doymamış yağ oranı yüksek, yüksek karbonhidrat içeren ve yüksek kalorili hazır ya da kolay hazırlanan yemeklerin tercih edildiğini, bu yemeklere bir de yüksek kalori içeren gazlı içecekler eklenince, obezitenin kaçınılmaz olduğunu belirtti.

Fazla fiziksel aktivite gerektirmeyen bir işte çalışan yetişkin erkeğin günde 2 bin 500, kadının ise 2 bin kaloriyi aşmaması gerektiğine işaret eden Polat, çocuklarda giderek daha büyük tehlike haline gelen obezitenin önüne geçilebilmesi için anne babalara büyük görev düştüğünü söyledi.

Çocukların günde bir porsiyon "kaçamak" hakkı bulunması gerektiğini ifade eden Polat, "Çocuklara olabildiğince normal yemek yedirmek gerekiyor. Hazır yiyeceklerden uzak tutmaya çalışalım ve sağlıklarını korumak adına zaman zaman ’hayır’ demeyi öğrenelim" dedi.

Obezite salgın gibi yayılıyor

Obezite salgın gibi yayılıyor

Porsiyonlar arttı, hareket azaldı; obezite yayılıyor. Şişmanlık beraberinde birçok hastalığı getiriyor. Obezitenin önüne geçmek için aldığınız kaloriyi yani porsiyonları küçültün ya da yaktığınız kaloriyi yani hareketi artırın.

Tüm dünyada ve ülkemizde teknolojinin yoğun şekilde yaşantıya girmesi, hareketsizliği artırırken, yeme kültürü ve yaşam biçimindeki değişimler özellikle porsiyon miktarlarındaki artış, şişmanlığın hızla büyümesindeki temel nedenlerden birisidir.

Son yıllarda salgın bir hastalık gibi küresel olarak büyüyen obezite (Şişmanlık) beraberinde tip 2 diyabet, kan yağlarında artış, yüksek tansiyon, karaciğer yağlanması, kanser, sindirim ve dolaşım problemleri gibi birçok hastalığı getiriyor. Obezitenin kökeninde genetik faktörler de büyük rol taşıyor. Tip 2 diyabeti olanların yüzde  80-85’inin obez olduğu biliniyor.

 Obezitenin çözümü aç kalmak değildir: Dünya nüfusunun 1.1 milyarı obez ve bu sayı hızla artmaktadır. Çocukluk çağındaki obezite yetişkin dönemde yüzde 30 ihtimalle o bireyin obez olacağının göstergesidir. Bu yüzden ailelerin eğitimi, okullardaki programlar ve medyadaki doğru yönlendirme büyük önem taşımaktadır. Beslenmeyi pratik bir şekilde; akılda kalıcı, bilimsel ve doğru mesajlarla öğretmek zorundayız. Bunun için ticari hazırlanmış diyet programları, insanları aç bırakan kamplar veya mucizevi haplar çözüm olamaz.

Çocukluk dönemindeki şişmanlık psikolojiyi bozuyor: Çocukluk çağı şişmanlığı; ortopedik sorunlara, metabolik bozukluklara, tip 2 diyabete, uyku bozukluklarına, bağışıklık sistemi ve deri sorunlarına, hareket güçlüğü ve yüksek tansiyona neden olabilir. Ancak çocukluk çağı şişmanlığın fiziksel ve metabolik etkilerinin yanı sıra psiko-sosyal açıdan oluşturabileceği bozukluklara dikkat etmek çok önemlidir. Bu durum çocukta özgüven eksikliği, sosyal bozukluk ve ayrımcılığa hatta depresyona neden olabilir.  Anne ve baba tutumu önemlidir, bu durum uzun vadeli çözümlerle ailenin desteği ve psikolojik yardım ile çözülebilir.

Aldığınız kalori ve harcadığınız kalori dengesizliği giderek bozuluyor: Şişmanlık enerji alımı ve harcaması arasındaki dengenin bozulması ile ortaya çıkar. Terazinin iki kefesi de dengede olmalı.
Kısaca durumu özetlemek gerekirse; aldığınız kaloriyi yani miktarları küçültün veya yaktığınız kaloriyi yani hareketi artırın. Maalesef şu anda hem hareket az, hem de porsiyonlar büyük. Yani enerji alımı ve harcaması arasındaki denge, yanlış yöne doğru gittikçe açılıyor. Açılan bu aralığa ise birçok hastalık yerleşiyor ve bu da insan ömrünü ve kaliteli yaşam süresini kısaltıyor.


Porsiyon miktarları öğrenilmeli

Yediğiniz besinler sağlığınız için son derece faydalı ve beslenme uzmanı tarafından önerilen besinler olsa da eğer kilo veremiyorsanız büyük ihtimalle miktarlar konusunda hata yapıyorsunuz.
“1 bardak” ifadesi bile artık çok göreceli bir kavram, çünkü 160 ml, 200 ml, 250 ml, 330 ml hatta 500 ml sıvıyı alan farklı büyüklükte bardaklar var.
Aynı şekilde “1 kutu yoğurt” dediğinizde 125 gram, 200 gram, 250 gram 500 gramlık kutular var.
“1 köfte büyüklüğü” herkese göre farklı. İdeali “1 yumurta büyüklüğü”, yani 30- 40 gram, ama tek bir köftenin 120 gram olması ihtimali de var.
Meyveler için de durum böyle “ufak bir elma” 100-120 gram iken 220 gramlık elmalar da var. 
“1 dilim ekmek” 25 gram anlamına gelse de köy ekmeklerinin en uzun dilimi 60-70 grama kadar çıkıyo. Tost ekmeklerinin büyük boyları 40 gram civarında, Halk Ekmek gibi ufak fırın ekmeklerinin dilimi ise bazen 15-20 gram gibi bir ölçüde olabiliyor.
Bu yüzden uyguladığınız programı miktarlar yönünden yeniden gözden geçirmenizi tavsiye ederim.




Talesemili doğuma son

Talesemili doğuma sonTALASEMİ Federasyonu Genel Başkanı Prof.Dr. Duran Canatan, ülke genelinde yürütülen çalışmalarla talasemili hasta sayısı artışının yüzde 80 oranında azaltıldığını, 3 yıl içinde hastalıklı doğumu tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediklerini açıkladı.

Türkiye genelinde mevcut 4 bin 500 talasemi (Akdeniz anemesi olarak da bilinen kalıtsal kan hastalığı) hastası olduğunu belirten Prof.Dr. Canatan, ülke genelinde yürütülen çalışmalarla hasta sayısı artışının son 6 yılda yüzde 80 oranında azaltıldığını kaydetti. Talasemi ile mücadele konusundaki programlı çalışmaların 2003 yılında başladığını belirten Prof.Dr. Canatan, şöyle dedi:

“Mücadele öncesi dönemde her yıl yüzlerce yeni talasemi hastası doğuyordu. Bu nedenle Türkiye'deki hasta sayısı gelişmiş ülkelerin çok üzerindeydi. Fakat son dönemdeki başarılı çalışmalarla yeni hasta sayısı artışının önüne geçtik. Son 6 yılda yeni talasemi hastası oranımız 500 hastada sınırlı kaldı.”            

Talasemi testlerinin 33 ilde zorunlu olarak yapıldığını bildiren Prof.Dr. Canatan, şöyle devam etti:                 

“Türkiye genelinde devam eden seminer programlarıyla toplumu bu hastalık konusunda bilinçlendirmeye devam ediyoruz. Amacımız; 2012 yılına kadar talasemili doğumu yüzde 100 oranında bitirmek. Eğer toplumun bilinçlendirilmesiyle ilgili süreci bu seviyede sürdürebilirsek 3 yıl sonra Türkiye'de talasemili hasta doğmayacak.

Cep telefonundan korunmanın 10 yolu

Cep telefonundan korunmanın 10 yoluPittsburgh Üniversitesi Kanser Enstitütüsü Başkanı Dr. Ronald Herberman cep telefonunun kötü etkilerinden korunmak için kullanıcıların 10 tavsiyeye uymasını istiyor...

1- Çocukları uzak tutun: Çocuklarınızın çok acil durumlar dışında cep telefonu kullanmasına izin vermeyin. Çocuk beynine elektromanyetik dalgaların girişi çok daha kolaydır. Bu dalganın etkileri çocuklarda çok daha etkin hissedilir.     

2- Kulaklık kullanın: Konuşurken vücudunuzdan uzak tutun. 0.9 metre uzak tutulan bir telefondan yayılan elektromanyetik dalga 50 kat daha düşüktür. Mümkün olduğunca kulaklıkla kullanın.                                                

3- Toplu Ulaşımda Kullanmayın: Toplu taşıma araçlarında cep telefonu kullanıp başkalarına da zarar vermeyin.                     

4- Üzerinizde taşımayın: Telefonu üzerinizde taşımayın. Yatarken yanınıza koymayın ve mutlaka kapatın.               

5- Tuş takımı dışarıya baksın: Üzerinizde taşıyacaksanız tuş takımının bulunduğu taraf dışarı baksın. Böylece dalgaların vücudunuza değil dışarı doğru yayılmasını sağlarsınız.        

6- Kısa konuşun: Cep telefonunun etkisi kullanıldığı süreye bağlı olarak değişir. Konuşmalarınızın birkaç dakikayı geçmemesine özen gösterin.

7- Sürekli kulağınızı değiştirin: Cep telefonuyla konuşurken sık sık kulağınızı değiştirin. Karşı taraf açmadan telefonu kulağınıza götürmeyin.

8- Hızla hareket ederken kullanmayın: Sinyal seviyesi düşük olduğunda telefonla konuşmayın. Yüksek hızda arabada ya da trende giderken telefon baz istasyonlarını yakalamak için daha çok dalga yayacağı için telefonla konuşmayın.

9- SMS kullanın: Mümkün olduğunca SMS ile haberleşmeye çalışın.

10 - SAR oranına dikkat: SAR (Elektromanyetik dalga birimi) seviyesi düşük bir cep telefonu alın.

Menopozdan sonra hamilelik mümkün

Menopozdan sonra hamilelik mümkünUzmanlar kadınların korkulu rüyası olan menopoz süreci ve sonrasında hamileliğin mümkün olduğunu açıkladı.

TÜRK Alman Jinekoloji Derneği çatısı altında bu yıl 8'incisi düzenlenen Jinekoloji Kongresi'nde konuşan kongre sekreteri Doç. Dr. Cem Demirel, 250 kadından 1’inin kanser hastalığının ardından yaşamına kaldığı yerden devam ettiğini belirterek, kanser tedavisi gören kadının hamile kalıp sağlıklı bir doğum yapabileceğini söyledi. Demirel, menopozun ardından da gebe kalınıp doğum yapılabileceğini kaydetti.
8'inci Türk- Alman Jinekoloji Kongresi, Antalya’nın Konyaaltı İlçesi'nde bulunan Rixos Sungate Otel’de gerçekleştirilen, 47 yabancı, 175 Türk konuşmacının katıldığı kongrenin son gününde bir basın toplantısı düzenlendi. Türk Alman Jinekoloji Eğitim, Araştırma ve Hizmet Vakfı (TAJEV) Başkanı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Cihat Ünlü, kongrenin 1995 yılından bu yana 2 yılda bir düzenlendiğini belirterek, kongreye alanında dünyanın en iyisi olan Türk ve yabancı hocaların sunum yaptığını söyledi.   
                    
SEZARYENDE BÜYÜK ARTIŞ VAR

Özellikle 2000 yılından sonra sezaryen oranında artış yaşandığını kaydeden Prof. Dr. Cihat Ünlü, ilk gebeliğinde sezaryen olanların ikinci gebeliklerinde de sezaryen olması, anne adaylarının yaş oranlarının artması, tedavi gebeliklerin sayıca artması, artan obezite sorunlarının sezaryene zemin hazırladığını söyledi. Prof. Dr. Ünlü, dünyada sezaryeni önlemek için çalışmalar yapıldığını belirterek, “Özellikle anne adaylarının doğuma bakış açılarının bir çok nedenden etkilendiği biliniyor. Annenin psikolojik faktörleri, doğum korkuları, sosyokültürel durumu bunda etkili oluyor. Özellikle anne adaylarının sezaryen istekleri ve nedenleri tam irdelenmeli. Sezaryen doğumun getireceği ekstra sorunlar hastalarla tartışılmalı. Anne adaylarının ağrı korkusu ile sezaryen istekleri varsa vajinal doğumun ağrı yöntemi konusunda bilgilendirme yapılması gerekmektedir” diye konuştu.

KANSER HASTALARINA MÜJDE

Basın toplantısında söz alan Kongre Sekreteri Doç. Dr. Cem Demirel, üreme tıbbı ile ilgili ilginç ve önemli gelişmeler bulunduğunu belirterek, kanser tedavi gören kadınların artık hamile kalıp sağlıklı bir doğum yapabildiğini anlattı. Doç. Dr. Demirel, şunları söyledi:
“Toplantıda en önemli konulardan biri üreme çağında kanser olan ve kanser tedavisi gören kadınların üretmeyi kaybetmemesi için yapılan çalışmaların değerlendirilmesi. Bilindiği gibi kanser tedavileri kadınlarda üremeyi ortadan kaldırıyor. Bu konuda çok ciddi veriler ortaya çıktı. Üreme çağında kanser hastalığına yakalanan bir kadının 2 yumurtalığından birini laparoskopi yöntemi ile çıkararak diğer yumurtalığı içeride bırakıyoruz. Aldığımız yumurtalığı dondurarak saklıyoruz. Hastamızın tedavisinin tamamlanmasının ardından, yumurtalık tekrar aynı yere konuyor ve bu yöntemle doğurganlığın devam etmesi sağlanıyor. Tüm dünyada bu uygulama ile yüzde 80 oranında başarıya ulaşıldı. Şu ana kadar aynı yöntemle dünya üzerinde 4 gebeliğin olduğu bildirildi. Erken tanı sayesinde artık, insanlar genç yaşta kanser tedavisi görebiliyor. Şu unutulmamalı ki, 250 kadından 1’i kanser hastalığının ardından yaşamına kaldığı yerden devam ediyor. Bu anlamda yumurtalığın dondurulması uygulaması gelecek açısından son derece umut vericidir.”

MENOPOZUN ARDINDAN DA DOĞUM MÜMKÜN

Aynı yönteme benzer uygulamalar yapılabileceğini kaydeden Doç. Dr. Cem Demirel, “Yalnızca kanser tedavisinin ardından değil, başka nedenlerle de bu yapılabilir. Yumurtalık alınarak dondurulup, çok sonra, menopozun ardından da yerine konulup, gebe kalınması sağlanabilir” dedi.

Kongrede, infertilitede (kısırlık) genetik ve hücre tedavileri, tekrarlayan gebelik kayıplarında genetik ve immünolojik faktörler, over rezervinin değerlendirilmesi, robotik cerrahi, embriyoloji, menopoz öncesi ve sonrası değerlendirme gibi konularda sunumlar yapıldı.

Lazer korkusunu Reiki'yle yeniyorlar

Lazer korkusunu Reiki'yle yeniyorlarBir lazer göz merkezinde hastalar korku ve endişelerini operasyon öncesi ve sonrasında “reiki” yaparak yeniyor.

“Evrensel yaşam enerjisi ile şifa uygulama sanatı” olarak tanımlanan, Japonya'dan dünyaya yayılan ve son zamanlarda zihinsel ve bedensel gerginlikten kurtulmak isteyenler arasında adeta moda haline gelen “reiki”, artık lazerle göz tedavisi yaptıracakları rahatlatmak için de uygulanıyor.
Eyestar Göz Lazer Merkezi yetkilisi Dr. Gürkan Çelikkol,  lasik yönteminin 90'lı yılların başından beri gözlük ve lenslerden kurtulmak isteyenler için uygulanan en popüler göz lazer tedavisi olduğunu belirterek, bu yöntemde korneanın dış tabakasının hassas bir aletle kaldırılarak, net görmeyi sağlayacak şekle kavuşturulduğunu anlattı.

Korneanın gözün net görme işlevinde yüzde 70'lik bir paya sahip olduğunu, bu dokuda yapılan en ufak değişikliklerin bile net görme üzerinde büyük etki oluşturduğunu belirten Çelikkol, şunları söyledi:

“Bu yöntem her şeyimiz olan gözlere uygulandığı için pek çok kimse ya bundan uzak duruyor ya da işlemi büyük korku ve stres altında yaptırıyor. Biz de stres ve endişelerini azaltmak için hastalarımıza operasyon öncesi ve sonrasında reiki yaptırıyoruz. Bu uygulamayla reiki uzmanının hastaya aktardığı pozitif enerji, huzur ve dinginlik hissi, kişinin ameliyat stres ve korkusunun yerine geçerek hastanın operasyonu mükemmel bir deneyimle geçirmesini sağlıyor. Operasyon sonrasında hastaya yine reiki uygulaması yapılarak gözlerdeki iyileşme sürecinin hızlanması destekleniyor.”

İlk başlarda kendisinin de bu uygulamaya şüpheyle yaklaştığını, ama denedikten sonra rahatlık hissettiğini ifade eden Çelikkol, arzu eden hastalara lasik tedavisi hijyen protokolüne uyacak şekilde bir uzman tarafından “reiki” uygulandığını söyledi.

Yaptıkları ankete göre, hastaların bu uygulamadan son derece memnun olduklarını kaydeden Çelikkol, “Artık reiki uygulamalarımızı normal lasik tedavi protokolümüzün bir parçası haline getirdik. Merkezimizde hasta memnuniyetini en üst düzeyde tutmak amacıyla uzman refraktif cerrahlarımızın yanı sıra hastaların zihinsel ve ruhsal rahatlığı için uzman reiki uygulayıcıları da görev yapıyor” şeklinde konuştu.
Dizi izle
guzelbayan.bloggum.com'daki yazılar yalnızca bilgi verme amaçlıdır, doktor uyarısı ya da önerisi yerine geçmez.