| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda

guzellik,cilt bakımı,diyet,zayıflama,kilo verme,moda,2009 moda,2009 kış modası,2009 moda trendleri

Yazılar arşiv 05.2008 Other entries in 2008-05 resimler, videolar

Adneksiyel Kitlerin Değerlendirilmesi

Adneksiyel Kitlerin DeğerlendirilmesiAdneksiyel Kitlerin Değerlendirilmesi

Yumurtalıklar ve tüpler bir arada adneks olarak adlandırılırlar. Tüplerden kaynaklanan kitle ve tümörden son derece nadir görüldüğü için adneksyel kitle denildiğinde genelde over yani yumurtalık kökenli kitleler anlaşılır. Bu kitleler yumurtalık kistleri olabileceği gibi, değişik tümörle r ya da iltihabi büyümeler olabilir. Muayenede ele gelen adneskiyel bir kitlenin yumurtalıktan köken aldığını söylemek her zaman çok kolay olmaz. Bu kitleler over dışında uterus, tüpler hatta barsak veya mesane kökenli de olabilir. Adneksiyel kitle varlığında bu kitlenin kökeni ve yapısını anlayabilmek için muayenenin yanında dikkatli bir öykü ve yardımcı tanı yöntemlerinin doğru ve yerinde kullanılması özellikle tedavi yaklaşımı açısından önemlidir.

Öykü (Anamnez)

Tıbbın bütün branşlarında ve tüm hastalıkların tanısında olduğu gibi adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde de iyi bir öykü alınması son derece önemlidir. Bu öyküden yakalanacak önemsiz gibi görünen bazı detaylar tanıda son derece yardımcı olabilir. Öyküde en önemli noktalardan birisi hastanın yaşıdır. Örneğin menopoz sonrası bir kadında ele gelen kitlenin kötü huylu olma olasılığı son derece yüksekken, 20 yalından küçük kişilerde bu kitle büyük olasılıkla dermoid kisttir. Üreme çağındaki kadınlarda ise en sık fonksiyonelkistler görülür. Menopoz sonrası yumurtalıkların muayenede elle hissedilebilmesi patolojik bir durumken genç ve zayıf hastalarda overler normalde ele gelebilir.

Hastanın yaşından sonra anamnezde doğal olarak en çok üstünde durulan konu belirtiler yani hastanın şikayetleridir. Over kökenli kitleler genelde pek bulgu vermediğinden belirgin bir yakınmanın varlığı tanıya oldukça yardımcı olabilir. Örneğin over kistlerinde ağrı pek sık karşılaşılan bir yakınma değildir. Ağrı varlığı kist ya da tümörden ziyade iltihabi olayları ya da endometriozisi akla getir. Benzer şekilde adet düzensizliği yaratan tümörlerde de ilk önce follikül kisti ya da korpus luteum kisti düşünülür.

Muayene

Jinekolojik muayene kitlenin ayrıcı tanısı açısından önemlidir. Kitlenin büyüklüğü, lokalizasyonu, kistik ya da solid yapıda oluşu, hareketli ya da fikse olup olmadığı önemlidir. Orta hatta bulunan lezyonlar genelde rahim kökenli olurken, tek taraflı lezyonların over kökenli olma olasılığı son derece yüksektir. Kistik ve tek taraflı kitlelerin çoğu iyi huylu olurken, solid ve çift taraflı olanların habis olma olasılıkları fazladır. Eğer karın boşluğunda sıvı toplanması mevcutsa büyük olasılıkla bir habaset söz konusudur.

Jinekolojik muayene sırasında erkek tipi saç dökülmesinin varlığı ya da tüylenmede artış erkeklik hormonu salgılayan bir tümörü akla getirmelidir.

Ultrasonografi

Modern Kadın Doğumda ultrason hekimin eli ayağı gibidir. Pek çok hastalığın tanısı ve gebeliğin takibi ultrason ile son derece rahat bir hale gelmiştir. Özellikle son 15 yılda iyice küçülen ve fiyatları ucuzlayan cihazlar sayesinde günümüzde hemen hemen bütün jinekologların muayenehanesinde ultrasonografi makineleri yerini almıştır. Teknolojideki baş döndürücü gelişmelere paralel olarak ultrason cihazları da gelişmiş damarlardaki kan akımını ve bu akımın şeklini belirleyen doppler ultrasonun yaygın kullanıma girmesi özellikle adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde yeni ufuklar açmıştır.

Adneksiyel kitlelerin değerlendirilmesinde kullanılan tanı yöntemleri arasında ilk ve en önemli yeri ultrason alır. Ultrason ile kitlenin şekli, boyutları, lokalizasyonu, solid ya da kistik oluşu, septa içerip içermediği saptanabilir. Septa görülmesi habaset lehinedir. Doppler ultrasonografide kitlenin damarlanma durumu ve bu damarlardaki kan akımına karşı olan direncin hesaplanması habis olup olmadığı konusunda değerli fikirler verir.

Tomografi (BT) ve Manyetik Rezonans (MR)

Bu yöntemler özellikle çok büyük kitlelerde ya da habaset düşünülen vakalarda ultrasondan daha detaylı bilgi verebilirler. Özellikle kanser düşünülüyor ise lanf nodu büyümeleri ya da hastalığın yayılım derecesi ve evrelendirilmesinde yardımcı olurlar. Over kistlerinin tanısında rutin uygulamaları yoktur.

Kan Tetkikleri

Bazı over tümörleri salgıladıkları hormonlar ya da bazı benzer maddeler ile kendilerin belli edebilirler. Bunlardan en sık kullanılan tümör belirteci Ca-125 adı verilendir. Bu madde özellikle seröz kistadenokarsinom türü kanserde artış gösterir. Kanda Ca-125 artışı habaset lehine olmakla birlikte endometriozis, enfeksiyon hatta sigara içimi gibi durumlarda da görülebileceğinden çok güvenilir değildir. Kitlenin hormon salgılayıp salgılamadığını anlamak için kanda hormon düzeylerine bakılabilir.

Kullanılan diğer tümör belirteçleri ise Ca-19-9, bhCG, a-fetoprotein, CEA gibi maddelerdir. Ancak bunların hiçbirinin güvenilirliği yeterli düzeyde değildir. Bu testler sadece fikir vermesi açısından önemlidir.

Adneksiyel kitlelerin overden kaynaklandığı yukarıdaki yöntemlerden biri ya da bir kaçı kullanılarak anlaşıldıktan sonra en önemli konu habis olup olmadığına ve/veya ameliyat gerekip gerekmediğine karar vermektir.

Eğer

  • Kitle6 santimetreden büyükse

  • Kitle 6 santimden küçük ancak solid yapıda ise

  • 1-2 adet dönemi geçtikten sonra hala küçülmemiş ise

  • Takiplerde büyüyor ise

  • Menopoz sonrası bir kadında ise

  • Karın boşluğunda sıvı toplanması varsa

  • Kist içerisinde septalar varsa

genelde bu vakalarda operasyon gerekli olmaktadır. Bu kriterlerin olmadığı durumlarda ise hasta belirli bir süre takip edilir. Bu süre zarfında doğum kontrol hapı verilmesi kistin küçülmesine yardımcı olabilir...

www.mutluyasam.com

 

Evlenmeden Önce Neler Yapılmalı

Evlenmeden Önce Neler YapılmalıEvlenmeden Önce Neler Yapılmalı

Niçin evleniriz; Temelde hepimiz başka insanlarla iletişim kurmayı arzu ederiz. Olgunlaştıkça da bu his bizi yakından ve derinden sevecek bir kişiyi özleyip, aramaya iter. Almakta vermekte sevginin olmazsa olmaz bölümleridir. Biri olma dan öteki pek uzun ömürlü olmaz.

Evlenmenin temel nedenlerinden bir tanesi beraberlik,birine sahip olmak ve birine ait olmak duygusu, bundan doğan yakınlık, can yoldaşlığı, istenmek, anlaşılmak, çocuk sahibi olmak, kendi düzenini kurmaktır. Bunlar vazgeçilmez duygusal öğelerdir. Yine bunlar cinselliği yalnızca fiziksel yönden değil, ruhsal yönden de tamamlar.

Özellikle kadınlar yıllar yılı evlenmeyi ve cinsel ilişkide bulunmayı dört gözle beklerler. Daha çocukluklarından beri her türlü yaşam sorununun evlenince çözümleneceğine inanırlar, ama beraberlik güzel duyguların yanı sıra birçok sorumluluğu ve sıkıntıyı da beraberinde getirir.

Evlilik kişilerin bundan sonraki yaşamlarında beraberce kullanacakları sınırlı bir kredidir. Bunu ilk günden tüketebilir ve ya mantık, saygı ve sevgi doğrultusunda bir ömür boyu mutlu olarak kullanabilirsiniz. Cinsellikte bu beraberliğin vazgeçilmez bir parçası ve tamamlayıcısıdır.

Beraberlikte ilk cinsel ilişkinin kusursuz geçmesi gerektiğine inanmışızdır. Oysa bu inancın tam tersine ilk gece gerginlik ve korku içinde geçer. Yeni beraber olan çiftlerin ilk gecelerini birtakım olumsuz duygular içinde olduklarını ve korkularını gizlemek istemeleri de gerginlik ve baskıları daha da arttırır.

Yetersiz cinsel eğitim, daha önceden bilinmeyen ama evlilik süresinde ortaya çıkan çeşitli sağlık sorunları zaten var olan ekonomik sorunlara, toplumsal baskılara ve olumsuzluklara eklenirse cinselliği yok etmeye başlar. Bu yüzden evlilik öncesi bazı hazırlıkları yapmak kişilerin bu olabilecek negatifliklerden uzaklaştırır.

Bunlar nelerdir ;

  • En önemlisi her iki tarafın evlilik öncesi muayeneye gitmeleridir Erkeğin ve kadının cinsel bir anormalliği yani sağlıklı bir cinsel yaşantıyı engelliyecek problemleri var mı, varsa ve mümkünse bunun düzeltilmesi.

  • Herhangi bir bulaşıcı hastalık var mı ( sarılık, cinsel yolla geçen bir hastalık, aids ve bu gibi ) varsa gerekli önlemleri alınıp, tedavi edilmesi .

  • İleride sorun olabilecek herhangi bir sağlık problemi var mı. ( Gizli şeker, kalp hastalığı, hormonal bozukluk gibi )

  • Bebek sahibi olmayı engelliyecek bir sebep var mı ? Erkeklerde evlenmeden önce sperm sayımı yaptırılması, kadında yumurtalıkların ve hormonal düzenin kontrol edilmesi.

  • Gebelik esnasında sorun yaratabilecek kan uyuşmazlığı, kadında toksoplasma( çiğ etten geçip kırsal alanlarda yaygın bir enfeksiyondur ) gibi gebeliğin ileri ki aylarında bebeğin ölümüne sebep verebilecek bir enfeksiyonun var olup olmadığının araştırılması gerekir.

Kan uyuşmazlığı kan grubu ile değil kanınızda ki Rh faktörü ile ilgilidir. Yalnızca kadının Rh negatif, erkeğin ise Rh pozitif olduğu durumlarda oluşabilir.


Kadın Rh pozitif, erkek Rh negatif uyuşmazlık yok
Kadın Rh negatif, erkek Rh negatif uyuşmazlık yok
Kadın Rh pozitif , erkek Rh pozitif uyuşmazlık yok


Kan uyuşmazlığının varlığının bilinmesi gebelik öncesinde veya gebeliğin başlangıcında gerekli tedbirlerin alınarak ortaya çıkabilecek rahatsız edici durumları engeller.

  • Çiftlerin ailelerinde ve ya kendilerinde kalıtsal ( doğumla geçen ) bir hastalık ve ya anormallik var mı varsa bunların derecelerinin araştırılması , değerlendirilmesi eğer riziko payı varsa oluşacak gebeliklerin titizlikle takip edilmesi gerekir.

Özellikle akraba evliliklerinde genetik danışmanın alınması ( bunu hekiminizin tavsiye ettiği bir yerde ve ya hastanelerin genetik bölümlerinde yaptırabilirsiniz )

Akraba evliliklerinde sakat çocuk olmasının nedeni basit olarak şöyle izah edilebilir ;

Her insanın yapısında var olan ama bulunduğu şekli ile kişide ciddi rahatsızlıklar yaratmayan birtakım anormallikler vardır ( teknik olarak herkesin genetik şifresinde ki bazı yerlerde zararsız bozukluklar vardır ) aynı sülaleden gelen kişilerde bu bozuklukların aynı yerlerde olma olasılığı fazladır. Doğacak bebeğin yapısını oluşturacak formülün yarısını anneden yarısını da babadan alacağı için aynı kökenden gelen kişilerin her ikisinin de vereceği formülde aynı yerde bozukluk olma olasılığı yüksektir. Ve böyle bir bozukluk olursa verilen şifrede aynı yerde bozukluk olacağı için ciddi sakatlıklar görülecektir.

Teknik olarak her iki taraftan gelecek genetik şifre bozukluklarının aynı yerde ise çocukta o basamaktaki gen tamamen bozuk olacaktır...

www.mutluyasam.com

 

Kürtaj veya Gebeliğe Devam Kararı

Kürtaj veya Gebeliğe Devam KararıKürtaj veya Gebeliğe Devam Kararı

Belki de bütün kadınların korkusu istenmeyen bir gebeliğe sahip olmaktır. Bunun nedeni genellikle gebelikten koruyucu önlemlerin yeterli olarak alınmaması ve bir istenmeyen gebelik durumunda ne yapılacağını bilmemektir. Sanılanın aksine bu tip sorunlar tamamen çözümsüz değildir.

İstenmeyen gebelik, kadının doğum yapmak istememesi, doğum yapmanın sağlık açısından zararlı olması veya yaşayan çocuk sayısı fazla olan durumlarda görülen gebelik durumlardır. İstenmeyen gebelik olmaması için doğum kontrol yöntemlerini kullanmalısınız. Gebelik olduğu durumlarda ise aşağıda açıklayacağımız yöntemlerle sorun çözülebilir.

Gebelik Tanısı

Doğurgan çağdaki kadınlarda adet gecikmesi olan her durumda gebelikten şüphelenilmelidir. Gebelik tanısı gebeliğe bağlı bulantı, aşerme, göğüslerde hassasiyet gibi özel yakınmalarla veya daha iyisi gebelik testi yaptırılarak konulabilir. Gebelik testleri idrarda gebeliğe özgü hormonlara bakılarak yapılır. Günümüzde bu tip testler oldukça hassastır çoğu zaman adet gecikmesinin ilk günlerinde sonuç veririler.

Burada anımsatmamız gereken bir konu bu testlerin bir hastanede veya yetkili bir laboratuarda yaptırmanız gerektiğidir. Ülkemiz koşullarında son zamanlarda sağlık kabinlerinde veya eczanelerde yapılan testlerin güvenilirliği azdır. Gebelik testi sonucunun "negatif" olması gebeliğin olmadığı anlamına gelir. Bu durumda adet gecikmesinin nedeni araştırılması için doktorunuza danışmanız gereklidir.

Test sonucu "pozitif" ise korkulan başa gelmiştir ve gebelik var demektir. Bu durumda eşinizle görüşüp gebeliğin geleceği konusunda kesin bir karara varmalısınız. Gebeliğin devamına karar verirseniz gebelik takibi için doktorunuza başvurmalısınız. Bu gebeliği istenmeyen gebelik olarak kabul edip sonlandırılmasını isterseniz yapılacaklar için aşağıdaki bilgileri okumaya devam edin.

Sorunun Çözümü Nasıl Olur?

İstenmeyen gebelik nedeniyle doktorunuza başvurduğunuzda ilk olarak ultrason dahil olmak üzere muayene olacaksınız. Bu muayene sonucunda gebeliğin sorunsuz ve kaç haftalık olduğu anlaşılacaktır. Gebelik haftası son adet tarihinin ilk gününden itibaren hesaplanır.

Türkiye''de yasa ile 10 haftaya kadar istenmeyen gebeliklerin yetkili sağlık personeli tarafından sonlandırılmasına izin verilmiştir. Bu şekilde uygun görülen gebeliklerin sonlanmasında en güvenilir ve sağlığa uygun yöntem kürtajdır. Kürtaj gebeliğin cerrahi bir müdahale ile rahim dışına alınmasıdır. Bu yöntemin uygun yapıldığı takdirde kalıcı bir sorun ortaya çıkarması olasılığı çok azdır.

Türkiye''de piyasada bulunan hiçbir ilaç gebelik sonlandırılmasında kullanılamaz. İlaçla düşük olması tıbben kabul edilemez bir durumdur. İlaçla veya kabul edemeyeceğimiz yöntemlerle düşük yaptırılması özellikle kırsal kesimde yaygındır. Bu tip düşük yapılması aşırı kanama ve iltihap nedeni ile çok tehlikelidir. Sonuçta hangi yöntemle düşük olursa olsun yine kürtaj gerekecektir.

Son yıllarda önce Avrupa''da sonra ABD''de kullanılan RU486 adlı ilaç güvenilir olarak düşük yaptırılmasında kullanılmaktadır. Fakat bu ilacın kullanımı bu ülkelerde çok dikkatli biçimde sağlık kuruluşları kontrolü altında yapılmaktadır. Bu ülkelerde hastalar da çok bilinçli olarak denilenlere uymaktadır. Türkiye''de bu ilacın kullanılması özel koşullar nedeniyle iyi tartışılmalıdır.

Kürtaj Nasıl Yapılır?

Hasta muayene masasına yatırılır ve anestezi verilir. Hastaya acı vereceği düşünülen müdahaleler söz konusu ise genel anestezi kullanılmalıdır. Bu tip genel anestezide genellikle ameliyatlarda kullanılan ilaçların hepsi kullanılmaz ve bunların yan etkileri oldukça azdır. Daha önce doğum yapmış kadınlarda bazen lokal anestezi yeterli olabilir. Müdahale genellikle 10 dakika kadar sürer. Özel bir vakumlu enjektörle gebelikle ilgili dokular rahimden dışarı alınır.

Gebelik küçük olduğundan bu işlem sorunsuz olarak yapılabilir. Hasta genel anestezi yapılmışsa yaklaşık 15 dakika içinde kendine gelir. Lokal anestezi kullanıldığı durumlarda ise hasta hemen ayağa kalkabilir. Hasta kendini iyi hissettiği anda eve gidebilir. Hasta evde en az 12 saat dinlenmeli ve 15 gün kadar eşiyle birlikte olmamalıdır. Doktorunuz büyük olasılıkla sizi kontrole çağıracaktır, bu kontrolü kesinlikle aksatmayın...

www.mutluyasam.com

 

Loğusalıkta Korunma Yöntemleri

Loğusalıkta Korunma YöntemleriLoğusalıkta Korunma Yöntemleri

Bebeğinize daha iyi bakabilmek ve vücudunuzun toparlanmasına izin vermek için iki doğum arasında geçen sürenin en az iki sene olmasında fayda vardır. Bu nedenle doğum sonrasında cinsel yaşamınıza geri dönmeden önce sizi gebelikten etkili bir şekilde koruyacak bir aile planlama yönte mi konusunda doktorunuza danışmalı ve farklı seçenekleriniz hakkında bilgi sahibi olmalısınız.

Emzirme gebelikten korur mu?

Bebeğinizi düzenli olarak emziriyorsanız, adet kanaması görmediğiniz sürece doğum sonrası ilk dört-altı ay içinde emzirmenin gebelikten koruyucu etkisinden yararlanabilirsiniz. Bunun için aşağıdaki noktaları mutlaka dikkate almalısınız.

  • Emzirmenin gebelikten koruyucu etkisi bebeğin emmesinin refleks yolla hipofiz bezinden yumurtlamayı baskılayıcı prolaktin hormonu salgısını artırmasından kaynaklanır. Normalde süt üretiminden sorumlu olan prolaktin hormonu kanda belli bir seviyenin üzerinde seyrettikçe yumurtlama baskılanmaya devam eder.

  • Hipofiz bezinden salgılanan miktar direkt olarak bebeğin günlük emme süresi ile ilgili olduğundan, bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesinin hormon salgılatıcı etkisi prolaktinin en üst seviyede salgılanmasını sağlar. Bebeğinize ek gıdalar vermeye başladığınız andan itibaren bebeğiniz sizi daha az emecek ve böylece daha az prolaktin salgılanacaktır.

  • Prolaktin hormonunun yumurtlamayı baskılaması için salgılanması gereken miktar kişiden kişiye değişir. Bebeğinize ek gıdalar vermeye başladığınız andan itibaren emzirmenin gebelikten koruyucu etkisine tam olarak güvenmeyin ve bir aile planlama yöntemi uygulamaya başlayın.

  • Adet kanamalarınız başladığı andan itibaren bebeğinizi yalnızca sütünüzle bile besliyor olsanız emzirmenin gebelikten koruyucu etkisine tam olarak güvenmeyin ve bir yöntem uygulamaya başlayın.

    Loğusalık dönemindeki (doğum sonrası ilk 6 haftadaki) kanamalar rahimin toparlanma sürecinde meydana gelen kanamalar olarak adet kanaması olarak değerlendirilmezler.

  • Altıncı aydan itibaren adet görmemiş olsanız ve bebeğinizi yalnızca sütünüzle bile besliyor olsanız dahi emzirmenin gebelikten koruyucu etkisine tam olarak güvenmeyin ve bir yöntem uygulamaya başlayın.


Seçenekler

Tüplerin bağlanması

Sezaryan esnasında uygulanabilen veya normal vajinal doğumun hemen sonrasında göbek seviyesinden ufak bir kesi ile uygulanabilen kalıcı bir yöntemdir.
Hemen doğum sonrasında uygulanmadığında, lohusalık dönemi bitiminde rahiminiz eski boyutlara kavuştuğunda laparoskopi yöntemiyle herhangi bir zamanda uygulanabilir.

RİA (Spiral)

Normal doğum veya sezaryan sonrasında plasentanın çıkmasını takiben hemen uygulanabilir. Bazı doktorlar sezaryan sonrası uygulama yapmazlar.
Hemen doğum sonrasında uygulanmadığında RİA lohusalık dönemi bittikten sonra, tercihen adet kanamasının olduğu bir günde takılabilir. Genel olarak RİA hassas gebelik testleriyle gebelik olmadığından emin olunan herhangi bir zamanda takılabilir.

Doğum kontrol hapları

Östrojen ve progesteron hormonunu beraberce içeren doğum kontrol haplarının sütün miktarını azalttığı bilinmektedir. Bu nedenle bebeğini yalnızca sütüyle besleyen annelerin doğum kontrol hapı kullanması önerilmez.

Yine doğum kontrol haplarının içinde bulunan hormonların ender durumlarda damarsal sorun yaratma ihtimallerinin bulunması nedeniyle, gebeliğin pıhtılaşmayı artırıcı etkilerinin tümüyle silindiği loğusalık dönemi bitimine kadar doğum kontrol hapı kullanılması uygun değildir.

Vazektomi

Tüplerin bağlanmasının erkeklerdeki karşılığı olan vazektomi, erkeğe herhangi bir zamanda uygulanabilir.

Doğum kontrol iğneleri

  • Üç aylık iğneler

    Yalnızca progesteron hormonu içerdiklerinden sütün bileşimini bozmazlar. Bu nedenle doğum sonrasında hemen uygulanabilirler. Saf progesteron hormonu verilmesinin sütün miktarını artırdığını gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Çoğu doktor bu yöntemin doğum sonrası emzirmenin tümüyle devreye girmesi için üç günlük bir süre geçtikten sonra uygulanmasını önerir.

  • Aylık iğneler

    Aynen doğum kontrol hapları gibi östrojen hormonu içerirler. Bu haplar için söylenenler aylık iğneler için aynen geçerlidir.

Mini Haplar

Bu haplar sadece progesteron hormonu içerirler ve bu nedenle hemen doğum sonrasında, emziren annelerde de kullanılabilirler. Saf progesteron hormonu verilmesinin sütün miktarını artırdığını gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Çoğu doktor bu yöntemin doğum sonrası emzirmenin tümüyle devreye girmesi için üç günlük bir süre geçtikten sonra uygulanmasını önerir.

Norplant

Norplant yalnızca progesteron hormonu içerdiğinden sütün bileşimini bozmaz. Bu nedenle doğum sonrasında hemen uygulanabilir. Saf progesteron hormonu verilmesinin sütün miktarını artırdığını gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Çoğu doktor bu yöntemin doğum sonrası emzirmenin tümüyle devreye girmesi için üç günlük bir süre geçtikten sonra uygulanmasını önerir.

Prezervatif

Erkekler tarafından uygulanan bir yöntemdir.

Kadın prezervatifi

Loğusalık bitiminden itibaren kullanılmaya başlanabilir...

www.mutluyasam.com

 

Meme Dokusu ve Meme Hastalıkları

Meme Dokusu ve Meme HastalıklarıMeme Dokusu ve Meme Hastalıkları

Memeler, bebeğin belli bir gelişim aşamasına kadar besin ihtiyacını karşılamak üzere süt üretmekten ve salgılamaktan sorumlu yapılardır.

Memeler ergenlik öncesi dönemde kız ve erkek çocuklarında yaklaşık aynı büyüklükte olmalarına karşın, ergenlik döneminde yumurtalıklarda östrojen hormonu ü
retiminin başlamasıyla hızlı bir şekilde gelişim gösterirler.

Memelerin ulaştığı nihai büyüklük genetik etkenlerle yakından ilgili olmakla beraber, vücudun yağ oranı da büyüklüğü etkileyen diğer bir etkendir.

Bunun dışında memelerin büyüklüğü vücuttaki hormonal değişikliklere de cevap verir ve özellikle adet öncesi dönemde kadınlar memelerinde dolgunluk ve bazen hafif ağrı hissedebilirler. Bu dolgunluk ve hassasiyet adet görmekle beraber hızla kaybolur.

Gebelik döneminde östrojen hormonu üretiminin daha da artması memelerin büyümesine ve bazen hassaslaşmasına neden olur.


Meme dokusunun yapısı

Meme dokusu temelde vücut ter bezlerinden türemiş bir yapıdır ve göğüs bölgesinde 2. ile 7. kaburgalar arasında yerleşmiştir. Dış kısmı cilt ile kaplı bu dokunun iç yapısında salgı bezleri, yağ dokusu ve bağ dokusu bulunur.

Meme dokusunun hemen arkasında bulunan pektoral kasın kılıfı ile arasında yer alan boşluk, meme dokusunu nispeten hareketli bir organ haline getirir.

Memelerin her birinde ortada meme başı adı verilen koyu renkli yuvarlak bir yapı vardır. Bu yapının ortasında da meme ucu adı verilen silindir şeklinde, sütün esas boşaldığı yapı yer alır.

Meme başında yer alan salgı bezleri kaygan bir sıvı salgılayarak bu bölgenin esnek kalmasını ve enfeksiyonlardan korunmasını sağlar.

Her meme, lob adı verilen 15-20 adet bağımsız süt üreten birimden oluşur. Her lob kendi içinde 20-40 adet daha ufak alt birime ayrılır. Bu alt birimler yine kendi içlerinde esas süt üreten hücrelerin toplandığı çok sayıda bölüme ayrılırlar.

Meme dokusu içinde üretilen sütü dışarıya taşımak için çok sayıda süt iletim kanal ve kanalcıkları bulunur. Böylece üretilen süt üretim yerinden kanalcıklara, kanalcıklar birleşerek daha büyük olan kanallara geçer. Kanallarda bulunan süt bebek emdikçe bebeğin dişetleri ve dudaklarının yaptığı baskıyla hemen meme başında yer alan süt depocuklarına (sinüs) ve buradan da meme ucunda yer alan çok sayıda minik deliklerden bebeğin ağız boşluğuna akar.

Memede süt üreten birimleri birbirine bağlayan ve meme dokusuna sağlamlık kazandıran yapılara Cooper bağları adı verilir.

Meme dokusu hem kan damarları hem de lenf dolaşım sistemi açısından oldukça gelişmiş bir yapıya sahiptir ve dokunun lenf kanalları koltukaltında yer alan lenf bezlerine taşınırlar.

Gebelik döneminde memelerde ortaya çıkan değişiklikler ve süt üretimi

Meme dokusu gebelik döneminde artan hormonların etkisiyle daha ilk haftalardan itibaren önemli değişikliklere uğrar. Gebelik döneminde artan östrojen hormonu memelerin içindeki süt iletim kanallarını geliştirir. Yine gebelik döneminde salgısı belirgin olarak artan progesteron hormonu, süt salgısını yapacak olan süt üretici birimlerin büyümesini ve gelişmesini sağlar.

Bu değişikliklerde gerekli olan enerji ve besin maddelerini sağlamak için meme dokusuna giden kan akımı da önemli derecede artar ve bu nedenle göğüslerin üzerinde yer alan yüzeye yakın toplardamarlar belirginleşerek daha genişlemiş olarak görülürler.

Bu değişiklikler neticesinde gebeliğin ikinci yarısından itibaren kolostrum adı verilen ilk süt, meme kanallarında salgılanmaya hazır olarak bekler. Bazı anne adaylarında gebelik döneminde belirgin şekilde kolostrum salgısı olabilir ve bu normal kabul edilir.

Doğanın inanılmaz gücü süt yapımında da kendini gösterir

  • Prematüre (zamanından önce doğmuş) bebeklerin ihtiyaç duyduğu maddelerle miadında doğan bebeklerin besin ihtiyaçları birbirinden farklıdır ve buna uygun olarak gebelik haftasına göre kolostrumun bileşimi önemli değişiklikler gösterir.

  • Böylece herhangi bir nedenle prematüre doğum gerçekleşirse bebeğin annesinden emdiği süt, erken doğmuş olmanın getirdiği ihtiyaçlara daha iyi cevap verir.

Prolaktin ve Oksitosin hormonları

Bu iki hormon süt üretiminde ve üretilen sütün süt kanallarında ilerlemesinde önemli görevler üstlenir.

Bebek meme başını emdikçe annenin beyin dokusunun derinlerinde bulunan hipofiz bezinde prolaktin hormonu salgısı artar. Kana geçen bu hormon buradan meme dokusuna geçerek süt yapıcı hücrelerin süt yapımını başlatmasını sağlar.

Bebeğin emmesi prolaktin salgısını artırması yanında hipofiz bezinden kana oksitosin hormonu salgılanmasını da artırır (Bebeğin hayal edilmesi veya ağladığının duyulması da aynı etkiyi yaratabilir).

Oksitosin hormonu süt üreten hücrelerin etrafında bulunan kas dokusunu harekete geçirerek bunların kasılmasını ve bu kasılmayla da sütün kanallarda ilerlemesini sağlar. Ayrıca oksitosin hormonunun kanalları genişletici etkisi sütün kanallarda ilerlemesini daha da kolaylaştırır.

Oksitosin hormonunun yüksek dozlarda rahimi kasıcı etkileri de vardır ve bu nedenle bu hormon doğum eylemi fizyolojisinde ve doğum sonrası rahimin "toparlanmasında" önemli görevler üstlenir. Bu nedenle emziren annelerde, emzirmeyenlere göre rahim daha kolay "toparlanır".

Oksitosin hormonunun rahimi kasıcı bu etkilerinden "suni sancı" oluşturulmasında ve doğum sonrası kanamaları durdurmada da faydalanılır ve bu amaçla bu hormonunun ilaç haline getirilmiş şekli serum içinde dışarıdan verilir.

Süt üretimi arz ve talep kanunlarına göre işler. Bebek ne kadar emerse o kadar çok hormon salgılanır ve o kadar çok süt üretilir.

Emzirmiş, veya emzirmekte olan bir anneyseniz bilirsiniz, henüz emzirmemişseniz bunu ileride yaşayacaksınız:

Emzirme eylemi esnasında anne sütü kanallarda ilerlediğinde oluşan "hareketlenme" anne tarafından hissedilebilir. Bunu anneler emzirme esnasında göğüslerde "karıncalanma", "yanma", "uyuşma", "kaşıntı", "ürperme" ya da daha farklı şekillerde, genellikle "tuhaf" ancak "rahatsızlık vermeyen bir şey" olarak hissederler. Bazı anneler ise süt kanallarda ilerlediğinde hiçbir şey hissetmezler...

www.mutluyasam.com

 

Meme Kanseri Hakkında Sık Sorulanlar

Meme Kanseri Hakkında Sık SorulanlarMeme Kanseri Hakkında Sık Sorulanlar

Genç kadınlar, memenin vücutlarının saklı ve gizemli bir parçası olduğuna inandırılarak yetiştirilirler. Görülmesinin, dokunulmasının ve hakkında açıktan konuşulmasının toplumsal bir tabu olduğu kabul edilir. Erginliğe ulaşıldığında farklı bir duygu da birlikte gelişerek meme, kadınlığın sembolü durumuna gelir. Bebek için beslenme, karşı cins için cinsellik işlevi kazanır.

Taşıdığı gizem ve sembollerin yanında memenin diğer bir özelliği de, kadın sağlığı ile olan ilişkisidir. Meme ve sağlık arasındaki bu ilişki yeterince vurgulanmadığı için, herhangi bir meme hastalığı karşısında kadın, büyük bir şaşkınlık ve korkuya uğramaktadır.

Gelişmiş ülkelerde, kadınların hekime baş vurmalarının başlıca nedenlerinden biri, meme ile ilgili yakınmalardır. Tüm yaşamı boyunca kadının memesinde bir sertlik fark etmesi, yada ağrı gelişmesi sık rastlanan bir yakınmadır. Memede fark edilen sertliklerin, kitlelerin ve değişikliklerin büyük bir çoğunluğu kanser değildir. Eğer kanserse bile, erken tanınabilirse, tedavisi mümkündür.

Bu kitapçık, sizin memeniz ile tanışmanız , başkaları için gizemini korusa bile, artık sizin bu duyguyu aşıp bu organınız ile karşı karşıya gel
meniz amacı ile hazırlandı.

KANSER NEDİR ?

Anneden gelen yumurta ve babadan gelen spermin birleşmesi ile annenin ve babanın genetik bilgilerin taşıyan tek bir hücre meydana gelir. Bu genetik bilgiye DNA adını veriyoruz. Bu tek hücre, DNA kontrolünde çoğalarak 100 trilyon sayısına ulaşınca erişkin bir oluşur.

Bütün hücreler görevlerini DNA kontrolünde yerine getirir. Hücreler bazı zamanlarda organizmanın ihtiyacını karşılamak üzere çoğalırlar. Bu çoğalma yine DNA kontrolündedir. Bazen çeşitli nedenler ile DNA üzerinde bazı değişiklikler meydana gelir. İşte hücrelerin çoğalmasını kontrol eden bölüm değişirse, hücrelerin çoğalmalarını kontrol eden mekanizma ortadan kalkar.

Bunun sonucu hücrelerde kontrolsüz aşırı bir çoğalma başlar. Kontrol ortadan kalktığı için organizmanın sadece belirli bir organında çoğalması gereken hücreler, kan ,lenf veya komşuluk yolu ile organizmanın diğer yerlerine gider ve orada da çoğalmaya başlar. İşte, kontrol dışı çoğalmaya başlayan bu hücrelere kanser hücreleri, oluşturdukları klinik tabloya da kanser hastalığı denir.

MEME KANSERİ NEDİR ?

Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, yukarıda tanımladığımız şekilde, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.

MEME KANSERİ RİSK FAKTÖRLERİ NEDİR ?

Bazı özellikleri taşıyan kadınlarda, meme kanserinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Bu özelliklere risk faktörleri diyoruz. Bu risk faktörlerini taşıyan kişilerin mutlaka meme kanserine yakalanacakları söylenemez. Sadece, bu faktörleri taşımayanlara göre, daha fazla meme kanserine yakalanma olasılıkları olduğunu biliyoruz. Bu faktörleri taşımayan kişiler de meme kanserine yakalanabilirler. Meme kanserine yakalanan kadınların yarısı, bu risk faktörlerini hiç taşımamaktadır. Bu nedenle, risk faktörlerinin taşımayan kişiler de olağan kontrollerini yaptırmalıdırlar.

Meme kanserine yakalanma riskini artıran faktörleri kısaca şu şekilde sayabiliriz;

  • Yaş:
    İleri yaş önemli bir risk faktörüdür. Yeni meme kanseri tanısı konan kadınların % 70''i, 50 yaş üzerindedir. Diğer bir deyimle, yaşı 50 yaş üzerinde olan kadınlarda meme kanseri görülme sıklığı, yaşı 50 yaşın altında olan kadınlardan 4 kat daha fazladır. Bu nedenle, 50 yaş üzerindeki her kadın, mutlaka yılda bir defa hekime baş vurarak muayene olmalı ve mamografi dediğimiz meme filmini çektirmelidir.

  • Kişisel meme kanseri hikayesi:
    Daha önce meme kanseri geçirmiş ve tedavi olmuş kadınlarda, diğer memede kansere gelişme olasılığı normal kadınlara göre 3-4 kat daha fazladır.

  • Ailede meme kanseri hikayesi:
    Aile yakınları arasında meme kanserine yakalanmış kadınların, meme kanserine yakalanma olasılığı, diğer kadınlara göre daha fazladır. Örneğin, kız kardeşi veya annesi meme kanserine yakalanan bir kadının, meme kanserine yakalanma riski, diğer kadınlardan 2- 5 kat daha fazladır. Bu kadınlar daha sık ve dikkatli izlenmelidir. Bu şekilde sorunları olan kadınlar, meme kanseri genetik danışmanlığının yapıldığı kliniklere baş vurarak risklerini hesaplattırmaları gerekir. Eğer aile geçiş riski yüksek bulunursa, genetik testi yaptırmalıdırlar. Vakfımız polikliniğinde bu hizmet verilmektedir.

  • Daha önce meme biopsisi yapılmış olması:
    Memede bir kitle nedeni ile biopsi yapılmış ve iyi huylu bir tümör saptanmış olabilir. Bazı kanser olmayan iyi huylu tümörlerin bulunması, kanser gelişme riskini değişik oranlarda artırabilmektedir. Bu, tümörün hücresel yapısına göre değişir. Örneğin, yapılan bir biopside, çıkartılan kitlenin patolojik incelemesi sonucu atipik hiperplazi tanısı konmuş kadınlarda ( bu tamamen iyi huylu bir tümördür), meme kanseri gelişme oranı normal kadınlara göre daha fazladır.

  • Fertil çağ süresi:
    Adet görmeye erken başlanması, menepoza geç girilmesi, fertil cağı uzatmaktadır. Bu sırada kadın daha uzun süre östrojen hormonu etkisi altında kalmakta, meme kanseri gelişme riski artmaktadır. Erken menopoza giren kadınlarda hormon tedavisi yapılmıyor ise, meme kanseri riski önemli ölçüde azalmaktadır. Elli yaşından sonra adet görmeye devam eden kadınlarda, meme kanserine yakalanma riski az da olsa artmaktadır.

  • Doğurganlık hikayesi:
    İlk çocuğu doğurma yaşı önemlidir. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğuran kadınlarda meme kanseri görülme oranı 20 yaşından önce doğuranlara göre 2 kat fazladır. Hiç çocuk doğurmayan kadınlarda risk hafif yükselmektedir

  • Sosyoekonomik seviyenin yüksekliği:
    Varlıklı, sosyoekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda, meme kanseri görülme oranı daha fazladır. Bu ailelerin kızları daha iyi beslendikleri için daha erken gelişmekte ve erken yaşta adet görmeye başlamaktadır. Ayrıca bu çocuklar büyüdükleri zaman eğitim ve iş nedeni ile daha geç evlenmekte ve daha geç çocuk sahibi olmaktadırlar. Bu nedenlere bağlı olarak fertil çağın erken başlaması, geç doğurma gibi nedenler sebep olarak sayılabilir. Ayrıca bunların dışında başka faktörler de rol almaktadır.

  • Östrojen hormonu tedavisi görenler:
    Menopoz nedeni ile uzun süre östrojen tedavisi ( 10 yıldan fazla) gören kadınlarda, meme kanseri oranı artmaktadır. Fakat, hormon tedavisi almayan kadınlarda da, kalp hastalıklarında ve osteoporoz gibi sorunlarda artış ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, menopoz yakınmalarının azaltılması amacı ile, östrojen verilmesi önerilebilir fakat, mutlaka bir hekim kontrolu altında yapılmalıdır.

  • Doğum kontrol hapı kullanılması:
    Bu konuda farklı görüşler olmakla birlikte hafif bir risk artışı olduğu ileri sürülmektedir. On yıl önce doğum kontrol hapını bırakmış olan kadınlarda ise, bu risk tamamen ortadan kalkmaktadır.

  • Alkol kullanılması: F
    azla alkol alan kadınlarda, almayan kadınlara göre risk nispeten artmaktadır. Günde 3 bardak yüksek dereceli alkol içen bir kadının meme kanserine yakalanma riski, hiç içmeyen kadına göre 2 kat daha fazladır. Alkol alımının günde bir kadeh ile sınırlandırılması önerilmektedir.

  • Sigara:
    Sigaranın kesin bir etkisi gösterilememiştir. Fakat, genel sağlığı etkilediğinden dolayı bırakılması önerilmektedir. ?işmanlık ve yağlı beslenme: Bazı çalışmalarda şişmanlığın, özellikle 50 yaş üzerindeki kadınlarda meme kanserine yakalanma riskini artırdığı gözlenmiştir. Özellikle, doymuş yağların fazla bulunduğu yağlı et gibi yemekler ve yağlı süt ürünlerinin fazla alınmasının bu riski artırdığı ileri sürülmüştür.

MEME KANSERİ RİSKİ AZALTILABİLİR Mİ ?

Egzersiz: Yoğun egzersiz ve jimnastik yapan kadınlarda meme kanseri riskinin azaldığı gözlenmiştir. Bu nedenle, tüm kadınlara önerilmektedir. Beslenme:Meme kanseri ile beslenmenin önemli ilişkisi vardır. Sebze ve meyveden zengin beslenme, ağır yağlı yiyeceklerden uzak durulması önerilmektedir. Günlük gıda alımına C vitamini, betakaroten gibi antioksidanların eklenmesinin koruyucu etkisi olduğu ileri sürülmektedir.

Kısaca,

  • şişmanlığın azaltılması,

  • alkol alınıyorsa bırakılması.

  • Hafif egzersiz yapılması (haftada 4 saat tempolu yürüyüş),

  • Sebze ve meyvenin bol tüketilmesi,

gibi basit önlemler ile meme kanseri riski % 30-40 oranında azaltılabilmektedir.

MEME KANSERİ ÖNLENEBİLİR Mİ ?

Henüz meme kanserini kesin önleyen bir yöntem henüz yoktur. Günümüzde bilinen tek yöntem, erken tanıdır. Erken tanı sayesinde, meme kanserinin getirdiği sorunlar büyük oranda çözülebilmektedir. Bu sayede hastalığın toplumda yaptığı hasar en aza indirilebilir, yaşam süresi ve kalitesi önemli ölçüde arttırılabilir.

Erken teşhis için bilinen en iyi ve etkili çözüm, kadınların risk durumlarına göre belirlenmiş olan muayene ve tetkik protokollarının uygulamasıdır.

MEME KANSERİ NASIL ERKEN TESPİT EDİLEBİLİR ?

Meme kanserinde erken teşhis yöntemleri, hastanın taşıdığı risk faktörlerine göre değişmektedir. Bu risk faktörlerinin arasında en başta yaş gelmektedir. Daha genç yaşlarda ortaya çıkabilmesine rağmen, ilerleyen yaş gruplarında bu risk artmaktadır. Bu nedenle ilerleyen yaş gruplarında erken teşhis için alınması gereken önlemler, daha erken yaş gruplarına göre farklılık göstermektedir.

Yirmi yaş üzerindeki kadınlar, her ayın belirli bir döneminde kendi kendilerini muayene etmelidirler. Bu muayene sırasında meme dokusunda farklılık olup olmadığı araştırılır. Eğer bir değişiklik tespit edilirse derhal bir hekime baş vurulmalıdır. Bir değişiklik saptanmasa bile, üç yılda bir kez hekim tarafından muayene edilmelidirler.

Kırk yaşına gelen kadınların, kendi yaptıkları periyodik muayeneye ek olarak her yıl bir kez hekim tarafından muayene edilmeleri gereklidir. Ayrıca her yıl veya iki yıl ara ile mamogrofiyi çektirmeleri gereklidir.

Elli yaşından sonra, kadınlar kendilerinin periyodik muayenelerine ve her yıl bir defa hekim muayenesine devam etmeli ve mamografi dediğimiz meme filmini her yıl çektirmelidir.

KADINLAR KENDİLERİNİ NASIL MUAYENE ETMELİDİR ?

Erken teşhis için her kadının ayın belirli bir günü kendisini muayene etmesi gerekir. Her ay kendisini düzenli olarak kendisini muayene eden bir kadın, memesinde ortaya çıkan bir kitleyi çok daha erken fark eder.

Kadınlara kendilerini muayene etmesini öğreten çeşitli kitap ve broşürler var. Fakat bu çoğunlukla yetersiz kalmaktadır. Meme muayenesini öğreten silikon meme kiti ve video filmleri bulunmaktadır. Vakfımızda meme muayenesi eğitimi, bu araçlar ile seminerler şeklinde verilmektedir.

MUAYENE SIRASINDA FARK EDİLEBİLECEK DE?İ?İKLİKLER NELERDİR?

Aşağıda değişiklikler fark edildiğinde, gecikmeden bir hekime baş vurulmalıdır:

  • Memede iki haftadan uzun süre ele gelen sertlik veya kitle,

  • Meme derisinde kalınlaşma, şişme, renk değişikliği,

  • Meme başında kalınlaşma, kızarıklık veya yara olması,

  • Memede veya meme başında içeri doğru çekinti olması,

  • Memenin şeklinde değişiklik,

  • Meme başlarının pozisyonlarında değişiklik,

  • Meme başında ortaya çıkan akıntı.

MAMOGRAFİ NEDİR ?

Mamografi, düşük dozda çekilen bir meme rontgen filmidir. Memede, muayene ile saptanamayacak kadar küçük anormalliklerin tespit edilmesi amacı ile çekilir. Mamografinin gerçek değeri budur. Çünkü, bu sayede, hastalık muayene ile tespit edilebilecek safhadan önce saptanır. Bu nedenle kesin hayat kurtarıcıdır. Kırk yaşını geçen kadınlar her yıl veya iki yılda bir mamografi çektirmeli ve her yıl uzman bir hekime meme muayenesi olmalıdır. Elli yaşını geçen kadınlar ise her yıl mamografi çektirmeli ve hekime muayene olmalıdır.

MAMOGRAFİ NE ZAMAN ÇEKTİRİLİR ?

Mamografi çekilirken meme, iki tabaka arasında birkaç saniye hafifçe sıkıştırılır. Bu nedenle memelerin en az hassas olduğu zamanda mamografi çekilmesi, özellikle memeleri hassas kadınlara önerilmektedir. Adet bitimini takip eden hafta, memelerin hassasiyetinin en az olduğu zamandır. Ayrıca adet bitimini takip eden hafta, hormonal nedenlerle memelerin şişliği en alt düzeydedir ve bu sırada daha iyi sonuçlar alınmaktadır. Bu sebeplerden dolayı herhangi özel bir durum olmadıkça, mamografi çekiminin, adetin bitimini takip eden haftada yapılması önerilmektedir.

MAMOGRAFİ ÇEKTİRMEYE GİDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİ ?

Mamografi çekilirken belden yukarısı çıplaktır. Bu nedenle çekime gelirken iki parça elbise giyilmesi önerilir. Bu sayede çekim sırasında belden üstü kolaylıkla çıkartılabilir. Filmi etkileyebileceğinden, koltuk altlarına deodorant, talk pudrası, losyon gibi şeyler sürülmemelidir.

MEMEDE BİR KİTLE TESPİT EDİLDİ?İNDE NE YAPILMALI?

Memede bir kitle tespit edilince bunun kanser mi, yoksa başka bir hastalık mı olduğu araştırılmalıdır. ?unu önemle vurgulamak gerekir ki, memede saptanan her kitle kanser değildir. Bu nedenle, memede şüpheli bir kitle saptanınca, hemen korkup telaşlanmaya ve paniğe kapılmaya gerek yoktur. Memede bir kitle saptandığında, bir hekime başvurarak daha ileri tetkiklerin yapılması gereklidir.

MEME KANSERİ NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

Son yıllarda meme kanseri tedavisinde oldukça önemli gelişmeler olmuştur. Bir çok tedavi olanakları ortaya çıkmıştır. Bu olanaklar, önemli ölçüde, hastalığın saptandığı safhaya göre değişir. Hastalık ne kadar erken safhada saptanırsa tedavi olanağı ve seçeneği o kadar fazla olmaktadır.

Meme kanseri tedavisi, günümüzde, uzmanlardan oluşan ekiplerce yapılmaktadır. Böyle bir ekip içinde cerrah, onkolog, radyasyon onkoloğu, radyolog, patolog, psikolog, plastik cerrah, fizyoterapist gibi, tıbbın değişik dallarından bir araya gelmiş ve özellikle çalışma alanları meme kanseri üzerinde yoğunlaşmış hekimler bulunur.

MEME AMELİYATLARI NELERDİR ?

Günümüzde meme kanserinin tedavisinde, cerrahi girişimin birkaç farklı uygulaması vardır. Bu uygulamalar temel olarak, memenin alınmadan korunmasına yönelik olanlar ve memenin tümünün çıkartılmasına yönelik olanlar olarak iki ana gruba ayrılmaktadır. Bunlara ek olarak da, alınan memenin yerine, plastik cerrahi teknikler ile yeniden meme rekonstrüksiyonu yapılması ameliyatları vardır

KEMOTERAPİ NEDİR ?

Kanser hücrelerini öldürücü ilaçlarla yapılan tedavidir. Bu ilaçlar ağızdan veya damardan verildikten sonra tüm vücuda yayılır. Genellikle, aynı anda birkaç ilaç birlikte verildiğinde daha etkili olduklarından, değişik kombinasyonlar halinde verilirler. Kemoterapi, belirli bir süre verilir ve sonra ara verilir. Bu aralarda hastanın kendisini toparlaması sağlanır. Daha sonra tekrar bir süre ilaç verildikten sonra ara verilir.

Bazı olgularda lokal olarak yapılan cerrahi tedaviye ek olarak, ilaç tedavisi de eklemek gerekebilir. Hastalarda cerrahi tedavi sonrası yapılan tetkiklerde, herhangi bir bölgede kanser kalmamış olsa bile, koruyucu önlem olarak bir süre ilaç tedavisi yapılabilir. Bu tedaviye adjuan kemoterapi denir.

HORMON TEDAVİSİ NEDİR ?

Bazı meme kanseri hücreleri, içerdikleri hormon reseptörleri (algılayıcıları) aracılığı ile dişilik hormonu olan östrojene duyarlı olabilir. Yani, östrojen hormonu bu kanser hücrelerinin büyümelerine ve artmalarına neden olabilir. Hormon tedavisinde amaç, bu şekilde östrojen reseptörü içeren ve bu hormona duyarlı olan kanser tiplerinde, östrojen etkisinin ortadan kaldırarak kanserin gelişmesinin önlenmesidir. Bu amaçla günümüzde kullanılan ilaç, tamoxifendir. Tamoxifen tedavisi, genellikle en az iki yıl ve en fazla beş yıl sürmektedir.

I?IN TEDAVİSİ (RADYOTERAPİ) NEDİR?

Işın tedavisi, meme bölgesine ve koltuk altına uygulanarak, cerrahi girişimden sonra kalma olasılığı olan kanser hücrelerinin öldürülmesini sağlamak amacı ile yapılır. Bu tedavinin de, diğer tedaviler gibi bazı yan etkileri vardır. Bu tedaviyi gören kadınların çoğu halsizlikten yakınırlar. Memede şişme ve ağırlık hissi ortaya çıkabilir. Bu yan etki yaklaşık bir yılda kendiliğinden kaybolur. Tedavi edilen bölgedeki deri, güneş yanığı rengini alabilir. Bu da yaklaşık bir yıl içinde azalır.

ERKEKLERDE MEME KANSERİ GÖRÜLÜR MÜ ?

Kadınlara kıyasla daha az görülmekle birlikte, erkeklerde de meme kanseri görülebilir. Her 100 meme kanserinden birisi erkeklerde görülür. 1993-1997 yılları arasında, erkeklerde görülen meme kanseri oranı % 50 artış göstermiştir. Bu nedenle erkeklerin de bu konuda duyarlı olmaları gereklidir.

DÜNYADA MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLI?I NEDİR?

Meme kanseri bir çok ülkede, kadınların en korkulu sağlık sorunu olma özelliğini taşımaktadır. Günümüzde ABD'' de, sekiz kadından birisi meme kanserine yakalanmaktadır. Bu oran Avrupa ülkelerinde on kadında birdir. Meme kanseri ile ilgili sayıları şu şekilde sıralayabiliriz;

1950-1970 yılları arasında ABD'' de, 1milyon kadın meme kanseri nedeni ile hayatını kaybetti. Bu sayı ABD''nin 2. Dünya savaşı, Kore ve Vietnam savaşlarında kaybettiği insan sayısından fazladır. 1998 yılında Avrupa''da 1 milyon kadın, meme kanserin nedeni ile tedavi görmektedir. 2000 yılında dünyada 1 milyon kadına, yeni meme kanseri tanısı konacaktır. Dünyada her 11 dakikada 1 kadın, meme kanseri nedeni ile hayatını kaybediyor. Dünyada her 3 dakikada 1 kadına, yeni meme kanseri tanısı konuyor.

TÜRKİYE''DE MEME KANSERİ GÖRÜLME SIKLI?I NEDİR?

Türkiye'' de sağlıklı bir istatistik bulunmuyor. Gerek beslenme, gerekse iklim açısından, ülkemiz şartlarına yakın sayabileceğimiz bir Akdeniz ülkesi olan İtalya istatistiklerini ülkemize uyguladığımızda, Türkiye'' de her yıl 30 bin kadın meme kanserine yakalanmaktadır.

Sayılar soyut kavramlar oldukları için fazla bir anlam taşımayabilir. Fakat bir an durup düşünürsek, yakın çevremizde, akraba ve dostlarımız arasında, bu sorun ile karşılaşmış birkaç tanıdığımızı, mutlaka anımsayacağız. Sorunun hiç de sandığımız kadar bizden uzak olmadığını, güç de olsa kabul etmeliyiz.

DÜNYADA MEME KANSERİ ARTI? GÖSTERİYOR MU?

Hastalığın diğer bir özelliği de, görülme sıklığının artıyor olmasıdır. Kırk yıl önce 1960 yıllarında, ABD'' de yirmi kadından birisinde meme kanseri görülürken, günümüzde sekiz kadından birisinde meme kanseri görülmektedir. Hastalığın gösterdiği bu artış, tüm gelişmiş batı ülkelerinde izlenmektedir. Meme kanseri görülme oranı artış göstermekle birlikte, teknolojik gelişme ve erken tanı olanaklarının artmasına bağlı olarak, meme kanseri ölüm oranı aynı kalmıştır, artmamıştır.

MEME KANSERİNDEN ÖLÜM ORANI YÜKSELİYOR MU?

Batı ülkelerinde sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ve hükümetlerin sağlık politikaları sonucu, meme kanseri ile ilgili toplum bilinci oldukça yüksek seviyede gelişmiştir. Bunun sonucu erken tanı olanakları yaygın olarak kullanıldığı için, meme kanserine bağlı ölüm oranı düşük kalmaktadır.

Türkiye'' de ise, bu konudaki toplum bilinci yeterince gelişmemiştir. Erken tanı olanakları yetersizdir. Bu olumsuzlukların sonucu, Türk kadını meme kanseri konusunda çağdaş erken tanı olanaklarından mahrum olduğu için, tanı çok geç konulmaktadır. Hastaların büyük bir çoğunda, ilk tanı sırasında çok geç kalındığı için,uygulanacak tedavi seçenekleri fazla olmamaktadır.

MEME KANSERİ TOPLU TARAMASI NASIL YAPILIR ?

Mamografi, memenin rontgen filminin çekilerek, kanserin erken dönemde saptanmasına yardımcı olan bir yöntemdir. Bu yöntem ile, toplumda belirli bir yaşın üstündeki tüm kadınların meme filmi çekilerek, meme kanseri erken safhada yakalanmaya çalışılır. Bu şekilde toplumda meme kanseri taramasının yapılabildiği mamografiye, tarama mamografisi denir.

Tarama mamografisi, dünyada en yaygın kullanılan meme kanseri erken tanı yöntemidir. Amerikan Kanser Enstitüsü, 40 yaş üzerindeki her kadının, yılda bir defa mamografi çektirmesini ve uzman bir hekim tarafından muayene edilmesini önermektedir. Türkiye''de gelişmiş teknolojik donanımlı mamografi merkezlerinin sayısı sınırlıdır. Bu aygıtların kalibrasyonu düzenli olarak yapılmamaktadır. Filmi çeken teknisyenlerin eğitim düzeyleri yeterli değildir. Bu filmi okuyup değerlendiren bir radyoloji uzmanın deneyimli olabilmesi için, yılda en az 8 bin mamografi filmini değerlendiriyor olması gereklidir. Türkiye''de tüm bu özellikleri taşıyan tanı merkezi sayısı oldukça azdır.

MEME KANSERİ TEDAVİSİNİ KİM YAPAR?

Meme kanserinin tedavisi, günümüzde multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Hastanın ilk ameliyatını yapan cerrah, ilaç tedavisini uygulayan onkolog, ışın tedavisini uygulayan radyasyon onkoloğu, teshisin konulmasında kilit rol alan patolog ve plastik cerrah mutlaka bir ekip çalışması içinde birlikte hastayı ele almalı ve hastanın tedavisini birlikte planlamalıdır. Bu hekimler meme kanseri konusunda yeterince bilgili ve uzmanlaşmış olmalıdır.

Alınan memenin yerine, rekonstrüksiyon yapılarak hastaların bedensel kayıplarının en aza indirilmesi, çağdaş meme kanseri tedavisinin ayrılmaz parçasıdır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahi, bu ekip içinde yerini almalıdır. Ameliyat sonrası erken dönemde kol ve omuz hareketlerinin kazanılmasında, geç dönemde kolun şişmesi şeklinde seyreden lenfödem tedavisinin yapılmasında, fizik tedavi ve rehabilitasyonun önemi çok büyüktür. Meme kanseri sadece hastayı değil, çevresindeki insanları da psikolojik olarak önemli ölçüde etkileyen bir sosyal bir sorundur.

Böyle bir ekip içinde psikolojik desteği sağlayan psikoloğun bulunması, mutlaka gereklidir. Hastaların hemen tümü büyük bir bilgi açlığı içindedir. Özellikle beslenme konusunda kendileri yeterince bilgilendirilmemektedir. Ekip içinde bulunan bir diyet ve beslenme uzmanı, bu açığı kapatacaktır. Bu ekiplerin birlikte çalıştığı meme poliklinikleri, gelişmiş ülkelerin çoğunda vardır. Yapılan bilimsel araştırmalar, meme kanseri hastalarının, bu konuda uzmanlaşmış kliniklerde tedavi görmeleri ile, çok daha başarılı sonuçların alındığını göstermiştir.

MEME PROTEZİ NEDİR?

Meme ameliyatı olmuş ve plastik rekonstrüksiyon yapılmamış kadınlar, beden görümlerini korumak amacı ile protez meme kullanmaktadır. Batı ülkelerinde bu konuda eğitimli protez hemşireleri, hastanın ölçülerini almakta ve uygun protezin seçimine yardımcı olmaktadır. Bu hizmet, eğitim ve deneyim gerektirmektedir. Ülkemizde bu protezlerin satışı, sıradan satış elemanlarınca yapılmakta ve ülke alım gücünün çok üzerinde ücret istenmektedir. Uygun bir organizasyonla, bu sorun çözülebilir ve ücret üçte bire düşürülebilir. Bu sayede hizmet toplumun tüm kesimlerine yayılabilir...

www.mutluyasam.com

 

Düzenli Beslenme ile İlgili Temel Bilgiler

Düzenli Beslenme ile İlgili Temel BilgilerDüzenli Beslenme ile İlgili Temel Bilgiler

Tüm yaşayan canlılar yaşamını sürdürmek için besine gereksinim duyarlar. Canlıdan canlıya besin çeşitleri ve gereksinimleri çok farklı gibi görünür. Ancak tüm besinlerde ortak temel öğeler vardır. Bu öğeler karbonhidratlar, yağlar, proteinler, vitaminler ve minerallerdir. Bu temel öğelerin bazılarını vücut diğer temel öğeleri kullanarak üretebilir. Ancak bazıları vücut tarafından yapılamaz ve mutlaka dışarıdan hazır alınması gerekir.

Çoğumuz aldığımız besinlerin ne kadar kalori içerdiğini bilemeyiz. Ayrıca besinlerimizin içindeki temel öğelerin ne
ler olduğunu ve hangi oranlarda bulunduğunu pek bilemeyiz.

Amerikan tarzı beslenme

Çoğumuz besinlerimizi vücudumuzun gereksinimine göre ayarlamayız.

Canımız ne zaman ne isterse yemek eğilimindeyiz. Çocuklarımız hamburger, patates kızartması ve pizza ile beslenmekte. Bu tip beslenme yeteri hatta fazla kalori içerir. Günlük enerji gereksinimini fazla fazla karşılar. Ancak yetersizdir. Çünkü içerisindeki temel besin öğeleri istenilen oranlardan çok uzaktır. Bu dengesiz beslenme şişmanlıkla sonuçlanır. Bu sefer bu fazla kiloları biran önce vermek kaygısıyla hızlı perhize başlanır. Bu perhizlerde yetersiz besin dengelerine sahiptir. Böylece vücudunuz gerekli besinleri alamaz ve yorgun düşer. Bir çeşit varlık içinde yokluk.

Kalori

Bir besinin içerdiği enerji miktarı kalori ile ölçülür. Kişilerin günlük kalori gereksinimleri çok farklı farklıdır. Yaşa, cinse, mesleğe ve iriliğe göre değişir. Ortalama orta yaşlı bir kadının günlük kalori gereksinimi 1900 kalori civarındadır. Eğer bu gereksiniminizden daha fazla kalori alırsanız fazla kalori vücudunuzda yağ olarak birikir. Aksine günlük aktivitenizi karşılayacak kadar kalori alamazsanız bu sefer vücut kendi dokularını kaloriye çevirmeye başlar.

Hangi Yiyeceklerden Uzak Durmalı

Bazı yiyeceklerin besin değerleri o kadar düşüktür ve içerdikleri maddeler hastalıklara neden olabilir. Bunların başında sodyum, yağ, kolesterol, alkol ve şeker içeren maddeler gelir. Sağlıklı beslenme bunları tümden kesmek değil az yemek anlamına gelir. Yağ türleri içinde doymuş yağlar (oda sıcaklığında katı halde bulunan tereyağ, tavuk derisi, hindistancevizi vb.) kolesterol oranını arttırdıkları için en sağlıksız olanlarıdır.

Kızartmalarda da ayçiçek yada diğer bitkisel yağlardan kullanarak doymuş yağlardan kaçınabilirsiniz. Sofra tuzunda bulunan sodyum fazla alındığı takdirde yüksek tansiyona yol açar. Şekerde yüksek kalori vermesine karşın çok düşük bir besin değerine sahiptir ayrıca şekerin dişlerimize de zarar verdiğini unutmamalıyız.

Neler Yemeliyiz

  • Proteinler:
    Vücuttaki organların temel taşı olan proteinler hücrelerin kendilerini yenilemelerini sağlarlar. Proteinler günlük besinimizin %15''ini oluşturmalıdır. (et, süt, yumurta, balık, tavuk, kuru baklagiller) Tüm yaşayan organların temel yapı taşları proteindir. Kan hücrelerinin temeli proteindir. Adalelerin kasılması için özel bir protein yapıları vardır. Vücuttaki tüm kimyasal olayların cereyan etmesi enzim denen proteinlerin kontrolü altındadır. Proteinler de karbonhidratlar gibi gramı 4 kalori enerji verir.

  • Karbonhidratlar:
    Patates, ekmek, süt, yoğurt, meyve-sebze ve unlu gıdalarda bulunan karbonhidratlar vücudumuzun ana enerji kaynağıdır. Karbonhidratlar günlük besinimizin %50''sini oluşturmalıdır. Karbonhidratların vücutta birçok işlevleri vardır. Hücrelerin yapısı içindedirler. Yağ ve proteinlerin sentezi için temel yapı taşı olarak kullanılırlar. Ayrıca enerjinin ana kaynağıdır. Karbonhidratların 1 gramı 4 kalori içerir.

  • Şekerler, nişasta ve un başlıca karbonhidrat kaynağıdır. Bu maddeler vücutta hızla glikoza çevrilir. Glikoz enerji gerekliyse hemen kullanılır. Ya da yağ olarak ilerde gerektiğinde kullanılmak üzere biriktirilir. Glikoz ayrıca karaciğerde glikojen adı altında depolanır. Glikojen günlük kan şekerini sabit tutmaya yarar ve her an vücudun enerji gereksinimini karşılar. Diğer karbonhidrat kaynakları olarak meyveleri, sütü, mısırı, pirinci, ve patatesi sayabiliriz.

  • Yağlar:
    Yağlarda proteinler gibi hücrelerin kendilerini yenilemelerine yardımcı olurlar. Yağlar günlük besinimizin en fazla %30''unu oluşturmalıdır. Ayrıca günlük olarak aldığımız doymamış yağ oranı günde aldığımız yağ oranının %10''unu geçmemelidir. Yağlar karbonhidratlara göre çok daha fazla kalori içerirler. Her gramı 9 kaloridir. Teorik olarak hiç yağ yemeden yaşayabilirsiniz. Çünkü vücudunuz gereksinimi olan yağları karbonhidratlardan yapabilir. Ancak bazı yağların eksikliği sorun yaratabilir.

  • Örneğin linoleik asit denen bir yağı vücut sentezleyemez. Bu yağı dışardan almak zorundasınız. Eksikliği halinde bol miktarda kolesterol damarlarda birikir. Yağlar trigliseridler denen yapıların bileşimidir. Doymuş yağlar başlıca ette, tereyağında bulunan katı yağlardır. Doymamış yağlar ise sıvı yağlar olup en çok zeytinyağında bulunur. Ayrıca kümes hayvanı ve balık etinde de bulunurlar. Diyette aşırı miktarda yağ bulunması kalp hastalıkları açısından sakıncalıdır.

  • Lifler:
    Bitkisel gıdalarda bulunan lifler vücut tarafından sindirilemezler fakat bağırsakların maddeleri sindirmesine katkıda bulunurlar. Yeterli miktarda alınmaması kabızlık gibi sorunlara yol açar. Günde en az 25-30 gr. alınmalıdır. Ayrıca lif oranı yüksek bir diyet uygulamanız kolesterol oranınızın düşmesine de yardımcı olacaktır.

  • Vitaminler ve Mineraller:
    Metabolizmanın uyumlu çalışmasını sağlayan vitaminler aynı zamanda beyin, kas, cilt fonksiyonlarının da tam olarak yerine getirilmesinde önemli rol oynarlar. Ayrıca bunun için az miktarda mineralde gereklidir.

  • Su:
    Vücudunuzun günlük kaybettiği su ihtiyacını karşılamak için günde 6-8 bardak su içmeniz gerekir.

Sağlıklı Beslenme İçin İpuçları

  • Dengeli ve sağlıklı bir beslenme düzeni için lif oranı yüksek, kompleks karbonhidrat ve doymamış yağ oranı yüksek yiyecekleri tercih edin.

  • Yediğiniz yumurta sayısı haftada 4''ü geçmemeli.

  • Günde en az 1 adet yeşil salata yiyin.

  • Konserve gıdalar yerine taze gıdaları tercih edin.

  • Tahıl içeren yiyecekleri daha çok tüketin.

  • Sebzeleri çok az pişirin, mümkünse çiğ yiyin.

  • Kırmızı eti azaltın; onun yerine balık yemeyi tercih edin.

  • Tavuğu pişirmeden önce derisini çıkartın.

  • Hazır gıdalardan mümkün olduğunca uzak durun.

  • Ayak üstü atıştırma (Fast-food) ürünlerini daha az tüketin.

  • Günlük diyetinizde yağ, kolesterol, şeker, alkol, tuz ve kafein içeren yiyeceklere daha az yer verin.

Su kaybı ve Sıvı Alma

Antrenmandan önce ve sonra tartılın. Kaybettiğiniz her yarım kilo için 2 bardak sıvı alın
İdrar rengi koyu ise vücudunuzun sıvıya ihtiyacı var demektir.

Isostar gibi sporcular için üretilen izotonik içecekleri yarışma öncesi meyve suyuna tercih edin.

DOĞRU BESLENME
“ACABA DOĞRU BESLENİYOR MUYUZ?

Yediklerimizin sağlığımız, duygularımız ve düşüncelerimiz üzerindeki etkisi nedir? Bir günde kaç öğün yemek gerekir?” Bunlar günlük koşuşturma içerisinde ve kemikleşmiş alışkanlıklardan dolayı sormayı akıl edemediğimiz, ama insan hayatı açısından son derece önemli sorulardır.

Gerçek şu ki 20. yüzyıl insanı son derece yanlış bir beslenme kültürü geliştirmiştir ve bunda da ısrar etmektedir. Hızlı zayıflamak için kalori hesabı yapanlar, “az ama sık yiyin” tavsiyesine uyup günde on öğün yiyenler, günlük gazeteleri okuyup beslenme düzenini ayda dört defa değiştirenler, ya da sâdece damak lezzeti için insan bedenine son derece zararlı şeyleri yemeyi marifet sayanlar gittikçe artmaktadır.

İnsan bedeni, onun besin yoluyla aldıklarından meydana gelir. Bir binanın inşaatında kullandığınız kum, çimento ve demir nasıl o binanın sağlamlığını belirliyorsa, kendi bedenimizi inşa ederken kullandığımız yemekler de sağlığımızı, duygu ve düşünce dünyamızı belirler.

Örneğin ET insan vücuduna son derece zararlı bir besindir. Et insanın içsalgı bezlerinin hassas dengesini altüst ederek er ya da geç hastalığa yol açar. Kırmızı et yiyenlerin kalp-damar hastalıklarına ve kansere çok çabuk yakalandığı bilinen bir gerçektir. Bilinmeyen ise, etin insanların rûh hali üzerindeki etkisidir.

Et yiyen insanlar daha saldırgan olurlar. Duygusal olarak duyarsız ve kabadırlar. Düşünsel incelikleri algılamakta zorlanırlar. Maddiyata ve şehvete düşkün bir kişilik sergilerler. Tedirgin olurlar, canları çabuk sıkıldığı için değişik eğlencelerle kendilerini avutmaya çalışır, yaşadıkları sebepsiz (!) sıkıntılardan kurtulmak için de içki, sigara ve uyuşturucu gibi maddelere yönelirler.

Yâni et yiyenler insan olarak taşıdıkları bedensel-duygusal-düşünsel potansiyele büyük bir darbe vururlar. “Ben yiyorum ve bana bir şey olmuyor!” diyenlerin bir de etsiz bir beslenme tarzı benimseyip aradaki farkı görmeleri, onları ikna etmeye yetecektir.

Yeme-içme kültürümüzün miktarla ilgili yönlerinde de büyük hatalar bulunmaktadır. Örneğin insana bedensel ve ruhsal rahatlığı sağlayacak olan tarz “günde TEK öğün yemek” ve haftada bir gün oruç tutmaktır. Hele bu öğünde de tahıl ürünlerinin (besleyici besinlerin) yanında mevsime uygun taze sebze ve meyvelere (tasfiye edici besinlere) yer verilirse ve margarinden uzak durulup yemeklerde sıvı yağ, özellikle de zeytinyağı kullanılırsa, mükemmel bir sağlığa ulaşılabilir.

DÜZENLİ BESLENME

Besinler 4 temel besin grubundan seçilmelidir.

  • Süt grubu (Süt, peynir, yoğurt)

  • Et grubu (et, tavuk, balık, kuru baklagiller)

  • Sebze-meyve grubu

  • Tahıl grubu (Ekmek, makarna, pirinç)

Düzenli beslenme için bu besin gruplarından orantılı olarak alınmalı, bir gruptan az, diğerinden fazla besin alıp metabolizmanın çalışma düzeni bozulmamalıdır. Tek gruba yönelik beslenme; kabızlık, ishal, midede şişkinlik, kan şekeri ve tansiyon düşmesi, baş dönmesi, göz kararması gibi rahatsızlıklara sebep olacak ve devamında da doktor müdahalesini gerektirecek çok daha ciddi sorunlara yol açacaktır.

Kişiye özel hazırlanması gereken beslenme programları; %60 karbonhidrat, %20 protein, %20 yağ içermelidir ve günde en az 2 lt su tüketilmelidir. Günlük alınması gereken besinler 5 öğünde alınmalıdır. Öğün atlamak ve/veya bir öğünde gerekenden daha fazla kalori almak yağ depolanması riskini arttıracaktır...

www.mutluyasam.com

 

Osteoporoz Tedavisi

Osteoporoz Tedavisi Osteoporoz Tedavisi

Osteoporoz, kemik kütlesinde azalma ve kemik kırılganlığında artış ve kırığa yatkınlık ile karakterize bir hastalıktır. Bu durum için önlem alınmaz veya tedavi edilmezse hastalık kemik kırılana kadar ilerleyebilir. Kemik kütlesi çocukluk ve ergenlik döneminde artış gösterir, 30-40 yaşlarında doruk noktasına u laşır ve yaşlanmayla birlikte giderek azalır. Kadınlar erkeklere göre daha az kemik kütlesine sahiptir ve menopozu takiben beş yıl içinde hızlı bir şekilde kemik kaybederler. Yaşla ilgili kayıp yılda ortalama %1''dir. Yaşam boyu kadınlar kemik kitlesinin %30-40''ını, erkekler %20-30''unu kaybederler.

Osteoporozun Tanısı
Kemiğiniz kırılana, kamburlaşana ve boyunuz kısalana kadar osteoporoz belirtileri fark edilmeyebilir. Osteoporoza neden olabilecek diğer hastalıkların varlığı (tiroid hast, astım, ilaç kullanımı vb.) kırık öyküsünün varlığı, beslenme durumu, ailede özellikle annede kırık öyküsü hastanın osteoporoz için riskli olup olmadığını belirlemede yardımcıdır.

Risk varlığının kemik mineral yoğunluğu ölçümü tanıyı kesinleştirir. Riski yüksek hastalarda yılda bir kez, riski düşük hastalarda 2-5 yılda tekrarlanır. Kemik ölçümleri hızlı ve kolay yapılabilen testlerdir. Çok çeşitli yöntemler varsa da en çok DEXA kullanılmaktadır. DEXA ile %1-2''lik kayıp bile değerlendirilebilir.

Kalsitonin ve bitostomatlar: Kemik yıkımını durdurmaktadırlar. Kalsitoninler enjeksiyon ve burun spreyi şeklinde, bitostomatlar ise ağızdan alınan tabletler şeklindedir. Östrojen tedavisinin uygun olmadığı menopoz sonrası osteoporoz serül (yaşlılığa bağlı) osteoporoz veya ilaca bağlı gelişen osteoporozda kullanılmaktadır. Bu ilaçların kullanımları ve yan etkileri, tedavinin etkinliği ve yan etkilerinin en aza indirilmesi için hekimleri tarafından hastalara anlatılmaktadır.

  • D Vitamini:
    Eve bağımlı olan ve güneşten yeterince yararlanmayan yetersiz beslenen yaşlılarda D Vit. Alımı çok önemlidir. Ca ile birlikte D Vitamini alımı %30-35 oaranında kemik kazancı sağlayarak kırık riskini azaltmaktadır.

  • Ca(Kalsiyum) preparatları:
    Ca ihtiyacını desteklemek amacıyla ihtiyacın arttığı dönemlerde verilmelidir. Diğer tedavilerin yanı sıra hemen tüm menopoz sonrası kadınlara önerilen bir ilaçtır.

  • O.P. Rehabilitasyon: Reh. Yöntemleri kemik kütlesini artırmaya, kırıkları önlemeye ve tedavi etmeye yöneliktir. O.P.''da kas gücünü kemik kütlesini artırmak, postürü korumak, dengeyi sağlamak ve kemik yıkım hızını yavaşlatmak için fizik aktivite ve egzersiz önerilir.

    O.P.''da uygulanan egzersizler;

    • Yürüme: Tempolu ve hızlı yürüme en yararlı ve en kolay uygulanan egzersizlerden biridir. Yürüme hızı bireyin rahat yürüme hızının biraz üstünde olmalıdır. Her gün yada haftada 3-4 gün en az 15-20 dakika arası yürüyüş önerilir. Önce 5 dakikalık yürüyüşle başlanır ve her gün süre artırılır.

    • Yüzme: bacak ve kol kaslarının yanı sıra sırt ve karın kaslarını da çalıştırır. Stil önemli değildir. Yüzme bilmeyenlerden su içi yürüme emniyetli ve iyi bir egzersizdir.

    Bütün bu bilgiler ışığında O.P.''dan korunma ve tedavi nasıl olmalıdır?

    O.P. geliştikten sonra kemik kitlesini artırmak yada kaybedilen kemik dokusunu yerine koymak mümkün olmadığından O.P. önlenmesi, tedavisinden daha önceliklidir.

    O.P.''dan korunmanın temeli; bebeklikten başlayarak maksimum güç ve kütle içeren sağlıklı bir iskelet sağlanacaktır. Ailesel yatkınlık (genetik yapı) değiştirilemez; ancak beslenme, bedensel aktivite, vitamin D alımı, alışkanlıklar (sigara, alkol, kahve tüketimi gibi) güneş görme gibi faktörler değiştirebilir.

  • Beslenme:
    süt çocukları anne sütü ile beslenmeli ve çocukluktan itibaren kalsiyum açısından zengin süt ve süt ürünleri tüketme alışkanlığı kazandırmalıdır. Yine yeşil yapraklı sebzeler, pekmez, susam, kuru baklagiller, kurutulmuş meyveler gibi kalsiyumdan zengin gıdalar fazla tüketilmelidir. Gebelik, emzirme ve büyüme dönemlerinde kalsiyum gereksinimi arttığı için diyetle daha fazla kalsiyum alınmalıdır. Diyetle alınan kalsiyumun kemiklerde depolanması D Vitamini ile sağlanmaktadır. D Vitamini %50''sinden fazlası ciltte oluşmaktadır. Bu nedenle yeterli D Vitamini alımını sağlamak amacıyla güneş ışınları ile cildin teması sağlanmalı, özellikle bahar ve kış aylarında mümkün olduğunca güneşli saatlerde yürüyüş yapılmalıdır.

  • Alışkanlıklar:
    Sigara ve alkol alımı kalsiyumu düzenleyen hormonları etkileyerek kemik kaybına neden olmaktadır. Ayrıca aşırı kahve (günde 3 fincandan fazla) ve kafein içeren gıdaların tüketimi idrarla kalsiyum atılımını arttırır ve O.P. için risk oluştururlar. Çayın O.P.''deki rolü bilinmemektedir.

  • Fiziksel aktivite:
    Egzersiz kemik yoğunluğunu arttırırken, hareketsiz yaşam tarzı osteoporoz riskini arttırmaktadır. Bu nedenle osteoporozdan korunmada yaşam boyu yapılan egzersiz ve fiziksel aktivitenin önemi büyüktür.

  • İlaç tedavisi:
    Östrojen (kadınlık hormonu) Menopoz sonrası kemik kaybını önlemede etkili bir tedavidir. Ancak hormon tedavisi yan etkileri nedeniyle kadın doğum uzmanının uygun gördüğü hastalara başlanmaktadır. Östrojen tek başına ya da progesteron hormonu ile birlikte verilebilmektedir. Östrojen tedavisinin O.P.''da etkili olması için menopozdan hemen sonra başlanmalıdır.

O.P.''da son birkaç yıldır kullanıma giren, östrojen benzeri etkiyle kemik yıkımını önleyen ilaçlarda kullanılmaktadır. Ancak yan etkileri açısından östrojene oranla daha güvenilir oldukları gösterilmiştir. (Östrojen reseptör menologları) İp atlama, koşma gibi egzersizler zorlayıcı oldukları için ileri yaştaki ve ciddi osteoporozu olan hastalara önerilmez.

Ayrıca osteoporozun ciddiyetine göre her hastaya özel egzersiz önerilebilir...

www.mutluyasam.com

 

Vajinal Mantar Enfeksiyonu

Vajinal Mantar EnfeksiyonuVajinal Mantar Enfeksiyonu

Vajinal mantar enfeksiyonları ilk kez 1849 yılında gebe bir kadında tanımlanmıştır. Erişkin kadınların yaklaşık %75''i yaşamlarının herhangi bir döneminde en az bir kez mantar enfeksiyonu geçirirler. Çoğu kez gebelik, antibiyotik kullanımı gibi nedenlerle ortaya çıkan bu durum tedaviye kolay cevap verir. Ancak kronik vajinal mantar enfeksiyonu hem cinsel hem de psikolojik sorunlara yol açabilir.

Vajinal mantar enfeksiyonlarına yol açan mikroorganizmalardan en sık görüleni Candida Albikans adı verilen bir maya hücresidir. Vakaların %67-95''inde bu mantar hücresi sorumlu olarak bulunduğundan, vajinal mantar enfeksiyonları genelde vajinal kandidiyazis şeklinde tanımlanır. Candida Albikansın vajinada zaten normalde bulunan bir organizma mı olduğu yoksa belirti vermeyen kadınlarda saptandığında mutlaka tedavi edilmesi gereken bir patojen mi olduğu günümüzde dahi açıklığa kavuşturulamamış bir sorudur.

Erkek semeninde üretilemediği için cinsel yolla bulaşan bir hastalık olarak kabul edilemez.Ancak yapılan araştırmalarda eşlerin benzer tipte mantar hücresi taşıdıkları saptandığı için pek çok hekim tedavide eş tedavisi de uygulamayı uygun görmektedir.

Vajinada belirti vermeden bulunan kandidalar çeşitli faktörlerin etkisi ile aktif hale geçerler ve klasik belirtiler ortaya çıkar. Ancak önemli bir gerçek de vakaların %50''sinde bu tür bir faktör olmadan hastalığın ortaya çıktığıdır.Vajinal mantar enfeksiyonlarını tetikleyen faktörler şunlardır
:

  • Antibiyotikler: Geniş spekrtumlu olarak tabir edilen güçlü antibiyotikler vajinanın normal pH dengesini bozarak mantar enfeksiyonu için uygun ortam hazırlarlar. Vajinitte en sık etkili olan antibiyotikler tetrasiklin ve penisilin grubu ilaçlardır.

  • Gebelik: Özellikle gebeliğin son 3 ayında hücresel bağışıklığın azalması ile kandida gelişimi kolaylaşır. Yine gebelikte vajinada glikojen adı verilen maddenin artışı da bu olayı hızlandır. Vajinada glikojenin artmasına ise kanda östrojen ve progesteron miktarının yükselmesi neden olur.

  • Şeker Hastalığı: Kan şeker düzeylerinin dengesiz seyrettiği kontrolsüz diyabette idrar ve vajinal salgılarda şeker düzeyleri artar, bu da mantar için uygun bir ortam hazırlar.

  • İmmunosupresyon: Bağışıklık sisteminin baskılanması demektir. İlaçlar ya da sistemik hastalıklar sonucu hücresel bağışıklık sisteminin baskılanması kandidiazisi hızlandırır.

  • Doğum Kontrol hapları: Eski tipte yüksek doz oral kontraseptiflerin vajinal kandidiasiz için uygun zemin hazırladığı ileri sürülse de günümüzdeki düşük doz ilaçlar ile bu görüş geçerliliğini yitirmiştir.

  • Rahim içi araç (spiral): Etkisi tam olarak bilinmemektedir. Ancak kandidiazis için predispozan faktör olduğu ileri sürülmektedir.

  • Hormon kullanımı: Östrojen ve progesteron içeren ilaçların alımı kandidiazis görülme oranını arttırır.

  • Naylon giysiler: Özellikle kilolu kadınlarda giyilen naylon giysiler ve çamaşırlar bölgede sıcaklık ve nem artışına neden olurlar. Bu durum mantar hücreleri için altın değerinde bir fırsattır. Gelişen enfeksiyon tekrarlama ve kronikleşme eğilimindedir.

  • Lokal allerjenler: Renkli tuvalet kağıtları, parfümler, yüzme havuzundaki ilaçlar, tampon ve pedler alerjiye neden olabilirler. Alerjik zemin üzerinde ise daha sonra mantar enfeksiyonu gelişebilir.

  • Metabolik hastalıklar: Tiroid hormonu bozukluğu gibi hastalıklar kandidiazis için uygun zemin hazırlar

  • Şişmanlık

  • Kronik servisit

  • Radyasyon

Belirtleri

Vajinal mantar enfeksiyonunun en önemli ve en sık görülen belirtisi kaşıntıdır. Bu kaşıntı geceleri şiddetlenir ve sıcak etkisi ile artar. Hastaların çoğunda dış genital organlarda yanma vardır. Özellikle idrar yaparken, idrarın değdiği bölgelerde şiddetli yanma hissi olur. Bazı hastalarda cinsel ilişki esnasında ağrı olabilir.

Vajinal kandidiazisde akıntı her zaman olmaz. Eğer mevcut ise bu akıntı beyaz renkli ve içerisinde süt ya da peynir kesiği şeklinde tanımlanan ya da kireç benzeri olarak nitelendirilen parçacıklar bulunur. Akıntıda kötü koku görülmez. Kokunun olması kandidiazise eşlik eden ikinci bir enfeksiyonun varlığını akla getirmelidir.

Vulva ve vajinada kızarıklık ve şişlik olabilir. Vajina duvarında mantar plakları bulunabilir.Bunların görülmesi kandidiazis için tipiktir.

Kaşımaya bağlı olarak vulva derisinde soyulmalar ve küçük kanamalar olabilir.

Tanı

Vajinal mantar enfeksiyonlarının tanısı güç değildir. Genelde muayene esnasında hastanın şikayetleri ve muayene bulgularının bir arada değerlendirilmesi ilave bir laboratuvar tetkikine gerek kalmadan tanı koydurur. Vajinal kandidiazisde kültür almanın rolü yoktur. Bunun yerine alınan akıntı örneğinin potasyom hidroksil ile muamele edildikten sonra mikroskop altında incelenmesi ve tipik mantar psödohiflerinin görülmesi tanıyı kesinleştirir.

Tedavi
Vajinal mantar enfeksiyonlarının tedavisi hem çok kolay hem de zordur. Tedavi ile akut şikayetler büyük ölçüde giderilir. Ancak hastaların %5-25''inde hastalık daha sonra tekrarlar. 1 yıl içinde en az 4 defa kandidazis atağı geçirilir ise bu durumda tekrarlayan enfeksiyonladan söz edilmektedir. Bu yeniden atakların nedeni mantar mayalarının vajinadaki sağlam dokuların içine girerek derinlere kadar ilerlemesi ve burada sessiz kalmaları ve ilaçlardan da etkilenmemesi olarak açıklanmaktadır.

Vajina hücreleri sürekli bir yenilenme içinde bulunduğundan üstteki hücreler dökülüp alttaki hücreler yüzeye çıktıkça bu mayalarda yüzeye yaklaşmakta ve uygun ortam bulduğunda yeniden enfeksiyona neden olmaktadır. Bu duruma invazif kandidiyazis adı verilir. İnvazif kandidiazisin önlenmesinde predispozan faktörlerin ortadan kaldırılması şarttır.

Tedavide hem sistemik hem de lokal ilaçların kullanılması gereklidir. Lokal ilaçlar hem vajinal ovül (fitil) hem de krem şeklinde olabilir. Tekrarlayan enfeksiyonlarda ise bazı yazarlar eş tedavisi gerektiğini düşünmektedirler.

Ağızdan alınan sistemik tedavide tek günlükten 1 haftalığa kadar tedavi protokolleri ve ilaçlar mevcuttur. Aynı durum vajinal ovüller için de geçerlidir.

Tedavi esnasında naylon giysiler giyilmemesi, çamaşırların pamuklu olması, kaynatarak yıkanması ve buharlı ütü ile ütülenmesi, dar giysilerden kaçınılması, vajinanın su ile yıkanmaması bunun yerine nötr pH derecelerine sahip ve bu amaçla üretilmiş sıvı sabunların kullanılması tedaviyi kolaylaştırır...

www.mutluyasam.com

 

Kadınlarda Böbrek Taşları Riski ve Meşrubat İçilmesi

Kadınlarda Böbrek Taşları Riski ve Meşrubat İçilmesiKadınlarda Böbrek Taşları Riski ve Meşrubat İçilmesi

Bol sıvı alımı, tüm yazarlarca olmasa da çoğu yazar tarafından böbrekte taş olan durumlarda yinelemeyi azalt tığı düşünülerek önerilmektedir.

Belli meşrubatların böbrek taşı oluşumu üzerinde etkileri ile ilgili çok az çalışma vardır.

Bira ve kahve tüketimi ile böbrek taşı öyküsü arasında negatif bir ilişki vardır. Karbonatlı içeceklerle (soda) ise pozitif ilişki söz konusudur. Süt, çay ya da su için belirgin bir bağlantı yoktur. Erkeklerde yapılmış izlem çalışmasında elma suyu ve greyfurt suyu ile artmış, kahve, çay ve alkollü içeceklerle azalmış risk saptanmıştır. Bu çalışma kadınlara uyarlanmaz; çünkü taş oluşumu erkeklerden farklı olabilir. "su içmek" bu çalışmaya alınmamıştır.

1986-1994 yılları arasında, böbrek taşı öyküsü olmayan 81093 hemşire çalışmaya katılmış ve 18 meşrubat sorgulanmıştır. En çok tüketilen sıvılar su (ortalama 2-3 bardak /gün), kafeinli kahve (ortalama 1 fincan/gün), süt (2-4 bardak / hafta).

Kafeinli kahve, kafeinsiz kahve, çay, şarap belirgin olarak riskle ters ilişkili, greyfurt suyu riskle doğrudan bağlantılı bulunmuştur .Her 240 ml kafeinli kahve riski % 10 azalmaktadır; kafeinsiz kahve % 9, çay % 8, şarap %59 riski azaltmaktadır. Greyfurt suyu, riski % 44 arttırmaktadır. Kafeinli kahve ve şarap belirgin olarak sudan daha fazla koruyucudur.

Araştırmanın bulguları total sıvı alımının, böbrek taşı oluşumu ile ters ilişkili olduğu hipotezini doğurmaktadır.

Kafein, Antidiüretik hormonu ADH''nin (Vücuttan su atılmasını kontrol eden hormon) böbrek üzerindeki etkisiyle yarışarak idrarı daha fazla dilue etmekte ve kristal formasyon riskini azaltmaktadır. Ancak kafein nedeniyle kalsiyum atılımı da artmaktadır.

Benzer olarak alkol ADH''u inhibe eder, idrar akımı artar, idrar konsantrasyonu azalır. Şarabın, biradan daha olumlu etki göstermesi şaraptaki daha yüksek alkol konsantrasyonu ile bağlantılı olabilir.

Greyfurt suyu barsak duvarına etkiyle birkaç serumun ilaç düzeyini etkiler; ve belki de potansiyelolarak önemli diyet faktörlerinin metabolizmasını da etkiliyordur. Erkektekinin aksine kadınlarda elma suyu ile ilgili belirgin bağlantı bulunamamıştır.
Diyetteki kalsiyum, potasyum ve süt alımı riskle ters orantılıdır...

www.tr.net

 

Dizi izle
guzelbayan.bloggum.com'daki yazılar yalnızca bilgi verme amaçlıdır, doktor uyarısı ya da önerisi yerine geçmez.